Geçtiğimiz günlerde derin bir tefekkür anında şu soru zihnime düştü: Uçsuz bucaksız, milyarlarca galaksiyi barındıran şu koca kainatı yaratan Allah’ı ve O’nun dinini, evrende zerre bile sayılmayacak olan biz insanoğulları mı koruyacağız?
Soru ilk bakışta sarsıcı, hatta ezber bozan gelebilir. Ancak samimi bir inancın ve akıl süzgecinin bizi götüreceği yer tam da bu sorunun kalbidir.
Bizler, devasa bir evrenin içinde, adeta bir toz bulutunun üzerindeki mikroskobik canlılar gibiyiz. Gücümüz sınırlı, ömrümüz sayılı, acziyetimiz ortada. Hal böyleyken, zaman zaman düştüğümüz o büyük yanılgı ne kadar da düşündürücü: "Dini kurtarmak", "Allah’ın dinini korumak!"
İslam inancının en temel sıfatlarından biri **"Samed"**dir. Yani hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şeyin kendisine muhtaç olduğu Yaratıcı. Kur’an-ı Kerim, daha en başından dinin ve kitabın asıl koruyucusunun bizzat Allah olduğunu ilan eder (Hicr, 9). O halde sormak gerekir: Her şeye gücü yeten bir iradenin, bizim korumamıza, kalkan olmamıza ihtiyacı olabilir mi? Elbette hayır.
Peki, o zaman yeryüzündeki bu mücadele, bu çaba neyin nesi?
Cevap aslında çok yalın: Biz dini korumuyoruz; din bizi koruyor. İnsanın adalet, ahlak, merhamet ve dürüstlük gibi ilahi değerleri savunması, Allah’a bir fayda sağlamaz. O değerleri savunmak, insanın kendi insanlığını koruma mücadelesidir. Biz bir şeyleri kurtaracaksak, dinin adalet ilkelerine sarılarak kendi vicdanımızı, kendi dünyamızı ve kendi ahiretimizi kurtarmakla mükellefiz.
İnsanın yeryüzündeki rolü, dinin bekçiliğini yapmak değil; o dinin getirdiği evrensel ahlakı bizzat yaşayarak yeryüzünde adaleti ve barışı inşa etmektir.
Dolayısıyla, kendimizi koca kainatın sahibinin "muhafızı" zannetme kibrinden sıyrılmalıyız. İnsan olarak haddimizi bilmek, inancın ilk şartıdır. Biz Allah’ı veya O’nun dinini koruyamayız; biz ancak O’nun getirdiği hakikatlere tutunarak kendimizi inşa edebiliriz.
Unutmayalım; nöbet tuttuğumuz yer dinin kapısı değil, kendi vicdanımızın eşiğidir.