Şapkayı önümüze koyup düşünme zamanı!

Abone Ol

Kuran’ı Kerim’de, “Nice az topluluk vardır ki Allah'ın izniyle, kalabalık topluluğa üstün gelmiştir.” (Bakara 249) buyurulur. Bu ayetin üzerinde biraz durup düşünmemiz gerekir. İnanmışlık, tam teslimiyet ve niteliktir burada belirleyici olan. Eğer ki bu özellikleri taşıyorsa küçük bir topluluk, kendisinden katbekat büyük topluluklara galip gelebilir.

Nitekim bunun tarihte pek çok örneği vardır. En bilinen örneği Malazgirt’te yaşanmıştır. Kendilerinden beş kat büyük Bizans ordusu karşısında Sultan Alparslan, imamı ve fakihi Buharalı Ebû Nasr Muhammed’in bütün Müslümanların İslâm’ın zaferi için dua ettikleri cuma günü öğle vaktinde düşmana saldırması tavsiyesine uyarak ordusuyla birlikte cuma namazını kıldıktan sonra “Ölürsem kefenim olsun!” dediği beyaz bir elbiseyle askerin karşısına çıktı ve şöyle dedi:

Ben, Müslümanların camilerde bizim için dua etmekte oldukları bu saatlerde düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç gerçekleşmiş olur, yenilirsek şehid olarak cennete gideriz. Bugün burada ne emreden bir sultan ne de emir alan bir asker var; ben de içinizden biri olarak sizinle birlikte savaşacağım; benimle gelmek isteyenler peşime düşsünler, istemeyenler serbestçe geri dönebilirler.

Alparslan bu ünlü konuşmasının ardından ilk hücumu başlattı ve birkaç saat içerisinde Bizans ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı.

Niteliğe değil de niceliğe aldanarak yola çıkılan savaşların en bilineni ise Mekke’nin fethinden hemen sonra gerçekleşen Huneyn savaşıdır. Peygamber Efendimizin (as) ve sahabenin ağır imtihanlarından biri olan bu savaşın hemen başında İslam ordusu dağılmıştır. Bu bozgun üzerine, fetih sırasında Müslüman olmuş veya henüz İslâmiyeti kabul etmemiş bir kısım Mekkelilerin bu duruma sevindikleri bildirilir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu bozguna, 12.000 kişilik ordudan dolayı gurura kapılan Müslümanlar sebep gösterilmiştir: Ant olsun ki Allah size birçok yerde ve sayınızın çokluğundan dolayı övündüğünüz; fakat çokluğunuzun size fayda vermediği, yeryüzünün bütün genişliğine rağmen dar gelip de sonunda arkanızı dönüp kaçtığınız Huneyn Savaşı’nda da size yardım etmişti. (et-Tevbe 9/25).

Dağılan orduyu toplamak üzere Resûl-i Ekrem, “Ey insanlar, nereye gidiyorsunuz? Bana geliniz! Ben Allah’ın elçisiyim. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammedim!” diye sesleniyor fakat sözlerini duyuramıyordu. Nihayet gür sesli Abbas’ın yardımıyla savaş meydanından kaçanların geri dönmesi sağlandı ve tekrar hücuma geçilerek büyük bir zafer kazanıldı. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususa şöyle işaret edilmiştir: Bozgundan sonra Allah, peygamberine ve müminlere sükûnet veren rahmetini indirdi; sizin görmediğiniz ordular gönderdi ve münkirleri kahrederek azap verdi ki işte kâfirlerin cezası budur! (et-Tevbe 9/26).

Şu durumda Allah’ın Resulü’nün ve Sahabe-i Kiram’ın dahi gurura kapılan Müslümanlar sebebine uyarıldığı düşünülecek olursa bizim bu konuda hayli hayli dikkatli olmamız icap eder. Yokluk ve zayıflık bir imtihan olduğu gibi varlık ve iktidar da bir imtihandır. Her şeyi gözeten Allah elbet her hâlin karşılığını eksiksiz olarak kuluna yansıtır. Her hâline şükreden bir ümmetin yerini çokluğuna ve iktidarına güvenerek şımaran bir ümmet alırsa takdirin yönü elbette değişecektir.

Peygamber Efendimiz (as) kendisini ziyaret eden heyetleri bir yer minderinin üzerinde ağırlardı. Bulunduğu mecliste kendisinin peygamber olduğunu gösteren hiçbir ayrıntı bulunmazdı. Herkesle eşit seviyede oturur “Ben bir kral veya hükümdar değilim. Kureyş’ten, güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!..” diyerek herkes gibi bir insan olduğunu, hükümdar veya kral olmadığını sıklıkla vurgulardı. Bu durum kendisini Allah katında daha değerli bir konuma taşırdı.

Şu hâlde bizim sürekli şükür, gayret ve tevekkül hâlini korumamız elzemdir. Her ne olursa olsun liyakatten ayrılmamalı, istişareye önem vermeli, nicelikten ziyade niteliğe dikkat ederek işlerimizi götürmeliyiz. Milletin gündelik yaşamına doğrudan yansıyan “başıboş sokak köpekleri”, “6284”, “Gazze’de yaşanan soykırım”, “süresiz nafaka”, “gelir dağılımı adaletsizliği”, “toplumsal cinsiyet ve eşcinselliğin teşvik edilmesi”, “yeni nesillerin ahlak bunalımı” gibi sorunları behemehâl çözüme kavuşturmalıyız. Kuru gürültünün, amigoluğun, süslü kıyafetler giyerek, kirli sakal bırakarak kendimizi toplumdan ayırt etmeye çalışmanın en çok da bize ve davamıza zarar verdiğini unutmamalıyız. Mesele görüntü değil; ahlakımızın tüm yaşamımıza yansımasıdır. Mesele çok söz sarf etmek değil; ortaya icraat koymaktır. Duruma ve şartlara göre kabuk değiştiren tipler İslam’ın ilk yıllarında olduğu gibi bugün de kaybetmemizin en büyük sebebidir. Bu incelikleri tespit edip kitleye yön verecek olanlar ise liderlerdir. Liderlerin sessiz kalarak onayladığı her durum veya gördüğü hâlde üzerinde durmadığı her gevşeklik dönüp dolaşıp ümmetin selametini vuracaktır.