Savaş devam ediyor!

Abone Ol

Allah’tan, otobüsü fazla beklemedik. Yağmur yağıyordu ve ıslanmıştık. Otobüs kalabalık değildi. Kızım orta kapının yanındaki boş koltuklardan birine oturdu. Arkamızda iki bayan sohbet ediyordu. Hayır sohbet değildi; konuşuyorlardı. Hem de hararetle. Muhabbet, sohbet, konuşma, tartışma, bağırma(…) bu sıralama böyledir aslında. Bayanlar konuşma ile bağırma arasında gidip geliyorlardı. Yıldız Ramazanoğlu’nun Angelika adlı kitabını bitirmem gerekiyordu. Akşamki programda konuşumuzdu. Son yedi sayfadaydım. Sinemacı Kadınlar hikâyesi… Hikâyedeki kadın yazar da zordaydı ben de zordaydım. O, konuşmaktan ve tartışmaktan yazmaya fırsat bulamayan kadınları salonda bırakıp odasına çekilmiş; bense bir halk otobüsünde okumam gereken kitabı okumakla kendimi yemek arasında gidip geliyordum. O salondaki kadınlar yazmanın konfor alanlarını, eşlerinin yazılarına bakışını, toplumun kadınlara bakışını hararetle tartışırlarken; ben, her paragrafı üç kere okumakla meşguldüm.

İki bayandan biri bilen abla, diğeri ise gözleri yeni açılmış karga yavrusu gibiydi. Bilen abla anlatıyor da anlatıyordu. Boşanmak, özgürlük, kendine yetme, annesi ölseydi ona kalacak olan maaşla iktifa etme, daha sonra aslında eşlerin birbirine vakit ayırması yanında birbirlerine vakit de vermeleri gereği(…) sanırım Halk Eğitim’de öğretmenlik yapıyorlardı. İki durak sonra uyuyan kızım huzursuzlandı iyice. İki kere bayanlara dönüp baksa da bayanlar baymaya devam ettiler. İçimden dua ettim: İnşallah otobüse fazla binen olur da bunlar da doğal olarak susarlar, diye ama duam tutmadı.

Sanırım Kiev’e bomba atılıyordu o sırada. Dışarıda yağmur vardı. Haliç’ten ötesi griydi. Gözlük camını temizleyecektim ama gözlüğün bezini bulamadım. Bayanların yüzlerini tam seçemiyordum. Ama gün boyunca başka sesleri, sözleri, ölümleri seçmiştim ve boğazımda bir yumrukla dolaşmıştım. Bir anne, asker oğlunu aramış ve telefonu, oğlunu öldüren ordunun bir askeri açmıştı. Anne ağlamıyordu. Oğlunun naşını gönderip göndermeyeceklerini merak ediyordu. Aklıma Ahmedum türküsü düştü o sırada. Yine Rusların öldürdüğü bir Türk askeri için onca yol yürüyüp oğlunu Baltık Denizi kenarından sırtında taşıyarak getiren annenin yaşadıkları. Biliyorum, anneler tüm devletlerden güçlüdür. Ama neden bu iki bayan susmuyordu. Neden cümlelerinin arasına yağmurun bereketi ya da Donbas’ta ülkesini savunurken ölen gencecik bir çocuğun son bakışı girmiyordu. Neden, konuşmanın şehvetine kapılanlar ölülerin sayılarını veriyor, ağzıyla boşanıp, gözüyle evleniyor, çalışmadığı eliyle maaş çekiyordu. Neden o kadar çoktu ki, nedenlere cevap yoktu.

Kitabı bitirdim. Kitaptaki kahraman yazıyı bir kenara bırakıp migreni tutan bir arkadaşı için dışarı çıktı. Bilmediği bir kasabada, hatta başıboş köpeklerin olduğu bir caddeden ilerleyerek eczane aramaya durdu.

Ama o iki bayan hiç durmadılar. Kızıma işaret ettim, boşalan iki koltuk vardı diğer tarafta. Hemen oraya geçtik. Bayanların ses debisi biraz olsun düşer umuduyla. Türkiye’den giderken iyice bir hakaret eden, bir kereliğine olsun Twitter takipçisini artırmak derdinden öteye gitmeyen, Ukrayna’ya giderken Türkiye’ye bol bol laf sokan birinin Türkiye’nin Kiev Büyükelçiliği’ne adresini bildirip alınmak istediğini yazdığı tweet, “Türkiye’ye Suriyeliler, Afganlar gelmesin, mis gibi Ukraynalılar gelsin” diye, ölüm ve savaş üzerinden şehvetlerini köpürtenler, Ukrayna’da düşürülen bir İHA üzerinden, “Damadın İHA’ları vurulmuş, n’aber” diye yazmaya utanmayan insanların tam da cümbüşünün ortasında savaş oluyor, yağmur yağıyor ve dolar yükseliyordu. Ölüm her zamanki gibi tek galipti ama iki bayan yükseldikçe yükseliyor, dış politika uzmanları şehrin dört bir yanını sarıyor da sarıyordu. Evet, konuşmanın bir şehveti vardı. Donbas’ta, Kiev’de, Bahçesaray’da titreye titreye yürüyen insanlara inat; ölüme, savaşa ve çocuklara bakıp susmuyordu her savaştan galip çıkan gamsızlar.

Yağmur yağıyordu. Ömrünü yazmaya ve insanlara hayırlı bir şeyler vermeye adamış bir yazarı konuk edecektik. Savaş vardı. Hatta savaş değil; saldırı ve istila vardı. Savaşı köpürten Batılılar kenara çekilmişlerdi. Tam da böyle zamanlarda ortaya çıkan kahve aydınları gibi savaşı yorumluyorlar ve silah verdikleri, sırtını sıvazladıkları tarafta olan yıkımı değil de skoru anlatıyor-görüyorlardı. Çünkü hayat, acıyı yaşamayanlar için bir istatistik tutmaktan, savaş ise bir bahisten başka bir şey değildir.

Otobüsten indik. Derin bir nefes aldık kızımla. Bayanların sesi otobüsün dışına kadar taşıyordu. Öldürmeleri seyrede seyrede alışmış insanların önüne gencecik insanların kanları akıyordu. Savaş insanları uslandırmıyor; yağmur ise insanlığımızın kirini, kinini, konuşma şehvetini, hatta şu iki bayanı saygılı olmaya götürmüyordu.

Başkalarının Kanı, diye bir romanı var Simone de Beauvoır’in. Dostoyevski’nin bir sözüyle başlar. Ha bu arada, bugün Dostoyevski’ye ait olmayan bir kamyon arkası sözü kakalamaya çalıştılar kulağıma. Söylemeyim. Kitaptaki söz şöyleydi: “Başkalarının olduğu bir dünyada, hepimiz, her şeyden mesulüz.” Az daha ileri gidersek, “Utanmıyorsan her şey mubahtır” diyen ve inanan insan kalmayacak diye ödüm kopuyor.

Savaş, her cephede (kabalık, bencillik, can pazarı, kapitalizm, boğaz, onur…)  devam ediyor ve yağmur yağıyordu. Sanırım ikisini de gören çok az insan var.