SAVAŞIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Abone Ol

Bölgemizde yaşanan ABD/İsrail–İran savaşı yalnızca bu ülkeleri ilgilendiren bir kriz değildir. Aynı zamanda tüm Orta Doğu’nun güvenlik dengelerini ve siyasi atmosferini etkileyen önemli bir gelişmedir. Bir önceki yazımda savaşın sebeplerini ve muhtemel sonuçlarını kendi bakış açımla değerlendirmiştim. Bu yazıda ise savaşın hemen yanı başında yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, bu çatışmanın bana düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum.

Birincisi; Bu coğrafyada güvenlik çoğu zaman özgürlükten önce gelir. Batı dünyasının uzun barış dönemleri sayesinde geliştirdiği özgürlük anlayışı ile Orta Doğu’nun gerçekliği aynı değildir. Göç, terör, iç karışıklıklar ve bugün görüldüğü üzere savaş tehdidiyle karşı karşıya kalan devletlerin güvenlik refleksi göstermesi kaçınılmazdır. Türkiye de özgürlük ile güvenlik arasındaki hassas dengeyi adeta bir cerrah titizliğiyle yönetmeye çalışmaktadır.

İkincisi; Güçlü devlet için güçlü millet ve güçlü lider gerekir. İran’a ilk bombaların düşmesiyle birlikte birçok kişi rejimin hızla çökeceğini düşündü. Ancak İran kısa sürede toparlanarak bu beklentileri boşa çıkardı. Ülkesini terk etmek yerine geri dönerek devletini savunan insanlar dahi oldu. ABD ve İsrail saldırdıkça içerideki muhalefetin sesi kısıldı, rejim daha da tahkim edildi. Milyonlarca insan hayatını kaybetse bile devletin teslim olmayacağı yönünde güçlü bir algı oluştu. Türkiye açısından da benzer bir refleks dikkat çekti. En sert muhalifler dahi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan bazı dış kaynaklı sosyal medya hesaplarına tepki gösterdi. Olası bir savaş durumunda Türkiye’nin güçlü bir liderliğe ihtiyaç duyacağını dile getirenler oldu. Türkiye’nin izlediği denge politikası da birçok kişi tarafından stratejik bir hamle olarak değerlendirildi.

Üçüncüsü; Hava gücü modern savaşın temelidir. Günümüz savaşlarında ilk aşama büyük ölçüde hava üstünlüğü üzerine kuruludur. Gökyüzünü kontrol eden taraf, rakibinin askeri altyapısını, lojistiğini ve hatta psikolojik direncini hedef alabilir. Bu nedenle güçlü bir hava kuvveti ve gelişmiş savunma sistemleri artık bir tercih değil, zorunluluktur. Savaşın ilk günlerinde ABD ve İsrail’in ortaya koyduğu performans bunu açıkça gösterdi. Ancak ilerleyen süreçte İsrail’in Demir Kubbe savunma sisteminin İran füzeleri karşısında zorlanması meselenin başka bir boyutunu ortaya koydu. Türkiye son yıllarda savunma sanayisine yaptığı yatırımlarla bu konuda önemli adımlar attı. İHA’lar, SİHA’lar, ANKA ve KAAN projeleri bu çabanın somut örnekleri. Ancak yine de çok daha fazla çalışılması gerektiği açık.

Dördüncüsü; Kara gücü olmadan bir devlet ele geçirilemez. Hava saldırıları stratejik üstünlük sağlayabilir; ancak bir coğrafyada gerçek kontrol çoğu zaman kara gücüyle kurulur. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de toprak hâkimiyeti güçlü bir kara ordusunu gerektirir. ABD ve İsrail’in saldırı gerekçeleri zaman içinde değişti: nükleer hedefler, rejim değişikliği ya da parçalanmış bir İran… Ancak bunların hiçbiri kesin bir zaferle sonuçlanmadı. Çünkü bir ülkeyi bombalamak mümkündür; fakat o ülkeyi ele geçirmek için sahada asker bulundurmak gerekir. Olası bir kara savaşının ABD ve İsrail için ağır sonuçlar doğurabileceği açıktır. Türkiye açısından ise güçlü kara ordusu tartışma götürmez bir gerçektir.

Beşincisi; Savaş güçlü bir ekonomi gerektirir. Savaş yalnızca cephede kazanılmaz. Cepheyi ayakta tutacak silahı, mühimmatı ve lojistiği finanse edecek güçlü bir ekonomiye ihtiyaç vardır. Her savaş piyasaları doğrudan etkiler; enflasyon yükselir, sosyal refah ciddi biçimde sarsılır. Uzun süreli bir savaşı sürdürebilmek için güçlü bir üretim kapasitesi ve dayanıklı bir ekonomik yapı gerekir. Bugün dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan ABD’nin bile bu konuda zorlandığı düşünüldüğünde, savaş kararı veren devletlerin yalnızca askeri envanterlerine değil ekonomik güçlerine de bakmaları gerekir. Türkiye açısından olası bir savaş senaryosunda en hassas alanın ekonomi olduğu açıktır.

Altıncısı; Toplumsal direnç savaşın en büyük cephesidir. Bir toplum devletinin yanında kenetlenirse dünyanın en güçlü orduları bile o direnci kolay kolay kıramaz. Moral gücü, birlik duygusu ve dayanıklılık savaşın kaderini belirleyebilir. Bu durumu iki toplum üzerinden düşünmek mümkündür: Bombalar yağarken İranlıların sokaklarda tekbir sesleriyle varlık göstermesi, İsraillilerin ise siren sesleri eşliğinde sığınaklara koşması önemli bir psikolojik farkı ortaya koyuyor. Türkiye açısından bakıldığında ise toplumsal dayanışma ve milli refleksler, millet olarak en güçlü yönlerimizden biri olmaya devam ediyor.

Yedincisi; ABD yenilmez, İsrail dokunulmaz değildir. Bu savaşın dünyaya verdiği en önemli mesajlardan biri de budur. Büyük güçlerin de sınırları, maliyetleri ve stratejik hataları vardır. ABD’nin Latin Amerika’da oluşturduğu “yenilmez güç” imajı İran karşısında ciddi şekilde sorgulanmıştır. İsrail’in yıllardır sahip olduğu “dokunulmazlık” algısı da Tel Aviv’e düşen füzelerle ciddi biçimde sarsılmıştır. Gazze’de savunmasız sivillere karşı sert bir tutum sergileyen İsrail, gerçek bir savaş tehdidiyle karşılaştığında çok daha temkinli bir tavır almak zorunda kalmıştır.

Sekizincisi; Türkiye için NATO önemli bir güvenlik şemsiyesidir. Türkiye’nin NATO üyeliği yalnızca diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda stratejik bir güvenlik mekanizmasıdır. Türkiye topraklarına düşen İran füzeleri bu durumun önemini bir kez daha göstermiştir. İran’ın bölgedeki bazı ülkeleri hedef almasına rağmen Türkiye’yi doğrudan hedef almaması yalnızca Türkiye’nin askeri gücünden kaynaklanmaz. Türkiye’ye yönelik bir saldırı NATO’yu doğrudan devreye sokabilecek bir gelişme olur. İşte bunun adı caydırıcılıktır.

Dokuzuncusu; Savaşın da meşruiyeti vardır. Dünyada savaşlar ne yazık ki varlığını sürdürmektedir; ancak her savaş bir gerekçeyle meşrulaştırılmaya çalışılır. İran savaşında ise bırakın uluslararası kamuoyunu, ABD’nin kendi iç kamuoyu bile yeterince ikna edilebilmiş değildir. İsrail ve ABD’nin başlattığı bu savaş birçok devlet tarafından haklı bulunmamış ve diplomatik destek oldukça sınırlı kalmıştır. Modern dünyada askeri güç kadar uluslararası meşruiyet de önemlidir. Meşruiyetini kaybeden savaşlar diplomatik yalnızlık ve siyasi baskı üretir.

Onuncusu; İstihbarat savaşların görünmeyen yüzüdür. Savaşın kaderini yalnızca tanklar, uçaklar ve füzeler belirlemez. Doğru bilgiye zamanında ulaşabilen, rakibinin planlarını önceden çözebilen devletler büyük stratejik avantaj elde eder. İran’ın savaşın ilk günlerinde ağır kayıplar vermesine rağmen kısa sürede toparlanarak ABD üslerini hedef alabilmesi ve İsrail’e nokta atışı saldırılar gerçekleştirmesi istihbaratın savaşta ne kadar kritik olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin bu alandaki kapasitesinin tam olarak nerede olduğunu ise doğal olarak bilemeyiz; zaten bilseydik istihbaratın anlamı kalmazdı.