Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İktisat Halkası Uluslararası Ekonomi Politikaları Araştırma Merkezi Başkanı Doç. Dr. Recep Yorulmaz, savunma yatırımlarının küresel ekonomiye etkisini AA Analiz için kaleme aldı.
Dünya ekonomisi, yeni bir eşiğe gelmiş durumda. Bu kez kriz finansal sistemin içinden değil doğrudan jeopolitiğin merkezinden yükseliyor. Büyük güç rekabeti sertleşiyor, bloklar belirginleşiyor ve devletler, benzer bir refleksle silahlanarak büyümeye çalışıyorlar.
Devletlerin bu hamleleri, ilk başta bir büyüme hikayesi gibi görünüyor. Savunma harcamaları arttığında üretim canlanıyor, istihdam yükseliyor, savunma sanayisinin ardıl sektörlerinde hızlı bir genişleme yaşanıyor ancak bu hareketin yüzeyiyle derinliği aynı şeyi yansıtmıyor. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) 2026 Dünya Ekonomik Görünümü, bu genişlemenin arka planını açık biçimde ortaya koyuyor. Savunma harcamaları, kısa vadede ekonomik aktiviteyi destekleyebilir ancak aynı süreç enflasyonu yükseltiyor, bütçe açıklarını büyütüyor, kamu borcunu artırıyor ve dış dengeleri zayıflatıyor. Üstelik bu genişleme çoğu zaman sağlık, eğitim ve altyapı gibi alanların geri plana itilmesiyle birlikte ilerliyor.
Bu tabloyu yalnızca ekonomik tercihlerin bir sonucu olarak görmek yanıltıcı olur. İçinde bulunduğumuz dönem, sıradan bir dalgalanma değil küresel düzenin çözülme anıdır. Uzun yıllar boyunca dünya ekonomisi, belirli bir merkez etrafında örgütlendi ancak bugün bu yapı aşınıyor ve yükselen güçler, sistemin kurallarını zorlamaya başlıyor. Hegemonya geçişi dönemlerinin doğası açıktır. Güç dengesi değiştiğinde sistem kendiliğinden dengelenmez; belirsizlik artar, rekabet sertleşir ve çatışma ihtimali yükselir. Bugün yaşanan gelişmeler, bu çerçevenin dışında değildir. Jeopolitik gerilimler, artık istisna değil yeni dönemin ana karakteridir.
Savaş ekonomisi ve etkileri
Bu nedenle savunma harcamalarındaki artış, geçici değil yapısal ve kalıcıdır. Devletler, yalnızca bugünün risklerine değil belirsiz bir güç dağılımına hazırlanıyor. Ortaya çıkan büyümenin kimlere yaradığı sorusu, bu noktada kritik hale geliyor. Savunma harcamalarıyla oluşan canlanma, genellikle dar bir alanda yoğunlaşır. Savunma sanayisi, ileri teknoloji üretimi ve stratejik sektörler, bu genişlemeden doğrudan fayda sağlar. Büyük şirketler ve askeri teknoloji ağları, bu sürecin en görünür kazananlarıdır. Buna karşılık bu büyüme, geniş toplumsal kesimlere aynı ölçüde yayılmaz çünkü savunma harcamaları, üretkenliği yaygınlaştıran bir yatırım türü değildir ve çoğu zaman özel yatırımları geri plana iter (crowd-out etkisi).
Savunma sanayisine aktarılan büyük kaynaklar, araştırma geliştirme (AR-GE) faaliyetlerini sivil refahı artıracak alanlardan koparıp yıkıcı teknolojilere kanalize eder. Sivil tıp veya yeşil enerji gibi alanlarda kullanılabilecek nitelikli iş gücü, stratejik öncelikler gerekçesiyle savunma kompleksinin içine hapsedilir ve bu durum uzun vadede ekonomilerin gerçek büyüme potansiyelini aşağı çeker.
Bu tablonun çoğu zaman gözden kaçan bir boyutu da gelir dağılımıdır. Savunma harcamalarıyla gelen büyüme, toplumun geneline yayılan bir refah üretmez, aksine gelir eşitsizliklerini derinleştirme eğilimi taşır. Bu harcamalar, yüksek sermaye yoğunluklu ve sınırlı istihdam yaratan sektörlerde yoğunlaşır. Büyük savunma şirketleri ve bunlarla bağlantılı finansal yapılar kazançlarını artırırken geniş kesimler artan enflasyon ve daralan sosyal harcamalarla karşı karşıya kalır. Reel ücretler baskı altında kalırken kamu kaynaklarının öncelik değiştirmesi alt ve orta gelir gruplarını daha kırılgan hale getirir. Böylece savaş ekonomisi, yalnızca makro dengeleri değil toplumsal dengeyi de aşındırır.
Gelişmekte olan ekonomiler, sınırlı kaynaklarını toplumsal kalkınma yerine ithal silahlara ayırmak zorunda bırakılırken sermaye transferi tersine yani zaten güçlü olan askeri-endüstriyel merkezlere doğru akmaya devam eder. Bu dinamik, uluslararası kutuplaşmayı kalıcı bir ekonomik uçurum olarak perçinler ancak konjonktürel olarak bakıldığında hem küresel hegemonyal geçiş sürecinin getirdiği baskı hem de bölgesel olarak artan belirsizlik ve tehlikeler, Türkiye gibi ülkelerde bu harcamaları elzem kılar.
Enflasyon meselesi de bu çerçevede yeniden düşünülmek zorunda. Bugün karşı karşıya olunan durum yalnızca talep artışıyla açıklanamaz. Eş zamanlı küresel silahlanma, üretim kapasitesini yeniden yönlendiriyor, enerji ve kritik girdiler üzerindeki baskıyı artırıyor, tedarik zincirlerini güvenlik kaygılarıyla yeniden şekillendiriyor. Bu gelişmeler, maliyetleri yukarı iterken daha kalıcı fiyat baskısı yaratıyor.
Ortaya çıkan tablo, para politikasının sınırlarını zorlayan yeni bir enflasyon dinamiğine işaret ediyor. Jeopolitik gerilimler, mali genişleme ve arz kısıtları birleşerek fiyatlar üzerinde kalıcı bir baskı oluşturuyor. Bu nedenle merkez bankalarının tek başına fiyat istikrarını sağlaması giderek zorlaşıyor.
Bütün bu gelişmeler ışığında asıl soru değişiyor. Mesele, savunma harcamalarının büyümeyi destekleyip desteklemediği değildir. Asıl mesele, bu büyümenin sürdürülebilir olup olmadığıdır. Tarih, hegemonya geçişi dönemlerinde ortaya çıkan ekonomik genişlemelerin kalıcı refaha dönüşmediğini gösterir. Bu süreçler daha çok borcun arttığı, enflasyonun yerleştiği ve çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerdir.
Bugün dünya, tam da böyle bir dönemin içinden geçiyor. Büyüme, giderek daha fazla askeri harcamalara dayanıyor. Bu durum kısa vadede bir canlanma yaratabilir ancak uzun vadede ekonomik ve toplumsal temelleri zayıflatma riski taşır. Dünya büyümeye devam ediyor gibi görünüyor ama bu büyüme, giderek daha fazla savaşın gölgesinde şekilleniyor. Asıl soru artık daha net: Dünya, gerçekten büyüyor mu yoksa sadece daha büyük bir fırtınaya mı hazırlanıyor?