Şehirler de insanlar gibi, yaşıyorlar. Ve hatta orada yaşayan insanlara benziyorlar. Yani neyi hak ediyorsak öyle bir yerde mi yaşıyoruz bilemem ama biz nasılsak şehir de öyle oluyor.
Eskiye ve geçmişe meftunluğumu biliyorsunuz. Ben hep o zamanlarda yaşamayı ve o zamanları hayalimde taşıyorum. Zira o zamanın insanlarının aheste hayatları ben de garip bir hayranlık uyandırıyor. Bir yerlere yetişmeye çalışmadan, her şeyi bu kadar hızlı tüketmeden; görerek, dinleyerek ve hatta hissederek bir şehirde yaşamanın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu ve ne büyük bir bahtiyarlık olduğunu ancak hayal edebiliyorum.
Şehrin bir yerinde gördüğüm bir ağacı saatlerce izlemek istiyorum mesela, bir sokağın eski taş yollarında asırlar evvel yürüyenleri hayal ederek dolaşmak, bir resmi seyreder gibi saatlerce gökyüzüne bakmak…
Olmuyor, olamıyor şimdi. Zira bu modern ve bence vahşi çağ bizden bunların hepsini aldı. Ne ben bu söylediklerimi yapabilecek insan olarak kaldım ne de şehir şimdi o şehir.
…
Hele ki son zamanlarda şehirlerimizi öldürmekten fazlasını yapıyoruz bizler; açık, apaçık yok ediyoruz onları. Son benim şimdi yaptığım gibi çıkıp da şikayet ediyoruz. Oysa biz nasılsak şehir de öyle oluyor ve olmaya devam ediyor.
…
Şehirler insanlara benzer. Yani Hoca Ahmed Yesevi’nin Anadolu’ya gönderdiği dervişlerdir biraz da onlar. Sonra yeşil sancağı o topraklarda dalgalandırmak için başını koynuna alıp toprakta yatanlardır. İstanbul biraz Eyüp’tür, Bursa biraz Emir Sultan, Konya Mevlana Celaleddin’dir… bazı vakitler bir anı gibi hatrıma düşer ayağımı bastıkça şehrin incindiği. Altında kim bilir hangi göbekten ceddimin dinlediği fikri sızlatır içimi. Zira bir parçası dahi yoktur ki altında son uykusuna dalmış bir eski zaman yiğidi olmasın. Sen de hiç düşündün mü kâri kimi zaman ayaklarının altında ezdiğin, kimi zaman küfürler yağdırıp lanetler ettiğin o şehrin altında ceddinin yattığını. Ayağının altında hangi güllerin solduğunu ve belki de ölülerin de senden şikayetçi olduğunu hiç getirdin mi hatrına?
Ben şimdi bir çınar ağacının asırlık omzuna yaslayıp başımı düşte dahi olsa gelecek dervişi bekliyorum. Sen de bekle ey kâri! Her şehrin bir sesi, bir türküsü bir lisanı var. Hem sonra asırlar evvelinden birilerinin görüp de sana emanet ettiği bir düşü var.
Ezanlar dinmedikçe o derviş bir gün gelecek. Sakın deme ki “dervişin bu şehir de ne işi var” göremezsin belki ama her şehrin bir dervişi var.