Bazen bu yazıları yazarken okuyucunun bu adam başka gezegende mi yaşıyor diye düşünmesinden korkuyorum. İnanılmaz bir tarihin geçit törenine şahit oluyoruz. Hem içte, hem dışta bırakın bir Müslüman’ın, sadece insan olanın bile kayıtsız kalması mümkün olmayan olaylarla karşı karşıya kalıyoruz. Elbette ki yazdığımız yazıların gündemin dışında kalması kaygısızlığımızdan değil. Bu gazetede ciddi sayıda yazar size o gündemi taşıyor. Sağlam, hatta arşivlik, tarihe not düşen yazılar yazıyorlar. Ben de sizin gibi okuyucu olarak kalmayı yeğliyorum.
Okurken zaman zaman hala savunmadayız diyorum. Eskiden medya denen, aslında tek bir kafanın tekeli olan yapı manipülasyon yapar, karşısında cevap veren olmayınca o manipülasyon gerçek olarak kabul görürdü. Dört bir yandan haber kirliliği, algı operasyonları bizi hala cevap vermek durumunda bırakıyor. Ya da doğrusunu söylemeyi bir borç belliyoruz. Bazen bu sürecin yeni şeyler söylememizi engellediğini düşünüyorum. Bizi yavaşlattığını hissediyorum.
İslam dünyasını ateşe verdiler. Farkındayız. Tek umut Türkiye. İçerdeki yolunu kaybetmiş, koluna girmemizi kabul etmeyen görme engelliler için belki fazlaca çaba sarf ediyoruz. İnanılmaz, hatta mide bulandırıcı manşetlere inanmak istiyorlar. Bunun için kendilerini bile inkar etmeye razılar. Sebebin sosyolojik ve psikolojik yönleri var. Demokrasinin dünyadaki tecrübesi sandıktan umudunu yitiren kitlelerin radikalleştiğini gösteriyor.
Bu radikalleşme ülkemizde herkesin vicdanında kolayca yer bulacak konularda bile sırf iktidar karşıtı olmak için reddiyeye gitme, kötüyü ve yanlış olanı savunma ve nefret söylemi olarak ortaya çıkıyor. Bunun psikolojik baskısı ise kendileriyle yüzleşme, dünyayı ve hayatı yeniden okuma konusunda onları aciz kılıyor. Çelişkiyi göremiyorlar. Hala Türkiye’de muhalefeti temsil ettiğini düşündüğümüz görüşlerin 19. Yüzyıl’da kalmış olduğunu anlatmamız bunun için fazlaca zorlaşıyor.
Aksi takdirde darbelerden bu kadar çekmiş, “Susma, sustukça sıra sana gelecek” diye bir slogan üretmiş toplumun bir kesiminin Esed’i, Sisi’yi onaylamasını, Tahrir Meydanı’nı okuyamamasını, bütün bunların bizi içişlerimiz kadar ilgilendirdiği bağlantısını kuramamasını nasıl izah edebiliriz? Oyunu kuranları görememesini, Ulusalcı, bağımsızlıkçı olduğunu iddia edenlerin emperyalistlerle aynı çizgide buluşup, onlara destek olduklarının farkında olmamalarını ne ile açıklarız? İçimden sosyal patoloji demek geliyor. Hani yılbaşı ya da Vallentines Day (sevgililer günü) kutlamalarını andırıyor. Ucu ülkemin geleceğine dokunmasa hani diyeceğim, ne yaparlarsa yapsınlar.
Rahmetli dedem asla arabası olmayacağını bildiği halde yapılan yollara sevinirdi. İyi olan şeylere sevinmelerini bile engelleyen bu körlük karşısında bizim yapabileceğimiz çok fazla bir şey yok. İddiası olanların ayakta kalacağı yeni dünyada, biz iddiası olanlar bunlara takılmadan mücadeleye devam etmeliyiz. Yeni şeyler söylemeliyiz. Yeni çocuklar mutlaka duyacaktır.