Aylar önce bir telefonla başladı Azerbaycan’a seyahat rüyası. Yolculuk en başta biraz hayal, bir parça rüya, bir miktar tasarı ve en önemlisi niyetti. Yoğun işler arasında muhayyileyi tahrik eden bir coğrafya, zihni kırbaçlayan tarihi birikim, Abbasiler devrine uzanan tarihdeşlik, edebiyat tarihini sarsan isimler, kara yoluyla gidilecek yollar ve geçilecek sınırlar. Karlı dağların eteklerinden iliklerinize kadar hissedeceğiniz soğuk iklimlerden geçmek ve Gürcistan topraklarında sınır boyu yerleştirilmiş Ermeni köy ve kasabalarından geçtikten sonra Azerbaycan sınırındaki Azeri Türk köy ve kasabalarını ardında bırakarak Kırmızı Köprü Gümrük Kapısı’ndan bir gece yarısı Azerbaycan’a varmak ve Gence’de kendine ait farklı bir mekânda kendinle tanışmak. Uzun süren salgın yıllarından sonra ilk seyahat ve seyahatte misafir olacağın topraklar birkaç ay önce hakkında özel bir sayı hazırladığın Nizamî Gencevî’nin memleketi Gence olunca daha bir heyecan verici. İlk Leyla ile Mecnûn’u yazan, Ferhat ile Şirin’le gönüllere seslenen, Hamse’siyle destanlaşan şairle İskender sayfalarına bakmanın heyecanı.
Tarihe yaptığımız seyahatte gece yarısı XVII. asırdan kalma Gence Şah Abbas Kervansarayı’na konuk olduk. Tarihe bir not düşen tarihi bir mekânda kalmanın seyahate kattığı anlam ayrıca değerliydi. Abbasîlerden, Selçuklulara ve Osmanlı İslam Ordusu’nun oradaki varlığı ile gerçekleşen büyük direnişe ve Azerbaycan’ın Sovyetlerin dağılması ile eriştiği özgürlük ufkuna yaptığımız seyahatin son destanı Karabağ-Şuşa’da yazılmıştı. Seyahat ekibimiz özel bir izinle ilk yolculuğunu Şuşa’ya yapacaktı. Kahvaltıdan sonra Gencevî eserlerinden minyatürlü kitap yapraklarının ihtişamlı heykellerinin süslediği yoldan geçerken istirahatgâhına selam vererek Şuşa’ya hareket ettik. Zafer Yolu olarak adlandırılan güzergâh boyunca şehit fotoğraflarının art arda sergilendiği her bir panoda Türkiye ve Azerbaycan bayraklarının dalgalandığını izleyerek kilometreler sonra Ermeni güçlerinin yıllar önce yaptığı vahşi soykırım sonrası belirlediği sınırdaki askeri kontrol noktasına vardık. Yıllar önce tahrip edilen köy evlerinin içinde büyüyen ağaçların harabe duvarlara yaslanışının hüznünde bölgenin maruz kaldığı zulüm tüm boyutlarıyla ortada duruyordu. Kontroller yapıldıktan sonra yol, yolculara açıldı ve 1992 yılında tahrip edilen evlerin, okulların, mabetlerin tanık olduğu acıları görerek Karabağ topraklarında ilerledik. Fuzuli Havaalanı bölgede gördüğümüz ilk yeni binaydı. Yapılan yeni yollar kaybedilmiş yılların telafi edilerek bölgenin ihya edilmesine yardımcı olacak ve yıllardır ekilmeyen verimli tarım arazileri yeniden yeşerecekti.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra karlı bir gecede Ermeniler tanklarla sivil hedeflere ateş ederek Hocalı’da büyük bir katliam ve soykırım gerçekleştirdiler. Bir asır önce Anadolu’nun bir çok yerinde ve Azerbaycan’da yaptıkları vahşete denk bir vahşeti yinelediler ve insanlık tarihinin yüz karası sayfalarından birini daha tarihe not düştüler. Yaşlı, erkek, kadın ve çocuk ayırımı yapmadan gerçekleşen katliam sırasında bir çocuğun derisi diri diri soyularak ne kadar zamanda öleceği test edilecek kadar büyük bir vicdansızlık sergilendi. Bu acıların yaşandığı topraklarda olmak ve çeyrek asır öncesinin çığlıklarını bir asır öncesi çığlıkların yankıları arasında hissetmek. 1992 yılı Şubat’ında ayazın sert estiği gecede karda yalınayak yürüyen insanlara karşı işlenen suçun mağdurları Azerbaycanlı Müslüman halktı ve o gece bembeyaz kar üstüne insan kanı yağmış, kan kırmızı kanla insanlığın vicdanı bir kez daha ölmüştü. İnsanlıktan nasibi olmayan insanın vahşi yüzünü anlatan harabeler arasından ikinci kontrol noktasına giderken yer yer mayın tarlası uyarıları da dikkat çekiyordu.
Dere kenarındaki kontrol noktasında genç askerlerle bir süre sohbet ettik. Çatışmalardan ve vatan toprağının geri alınmasının ülkeye sağladığı büyük moralden ve heyecandan konuştuk. Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra son kontrol noktasına vardık. Şuşa yazılı levhaların önünde arkadaşlar fotoğraf çektiler ve Şuşa şehir merkezine hareket ettik. 20 Mayıs 2022 günü Şuşa kalesi önünde şehitlere dua ettik ve kalbi saygı duruşunda bulunduk.
Hiç kuşkusuz bütün olup biten olayların gerekçelerinin insan hayatında özel bir anlam alanı var. Gözün gördüğü mekânın sakladığı sesin ve yaşanmışlığın kulaklarda bıraktığı tını, tarihten taşıdığı bir adın kalbinize dokunması, oraya dair edindiğiniz bilgiler, okunmuş bir kitabın mekânla özdeş kelimeleri, bir enstrümandan kalan tını, uzaklara gittiğinizde bile huzur içinde yaşanacak birkaç günün zihin dünyanızda sizi yeniden inşa etmesi ya da tarihin farklı kesitlerinde yaşanmış büyük dramların unutulacak/unutulması gereken ancak insanlığın geleceği ve ibret alması için kayda geçirilecek büyük acılar. Karabağ, Hocalı ve Şuşa'da yaşanan tarifsiz duygular ve ruh halleri. İnişler ve çıkışlar. İnsan, insanlık ve utanç. İnsan hangi nasipsiz vaktin haramzadesi olup kendi cinsine karşı bu kadar acımasız ve tahammülsüz olabilir?
Arkadaşlardan ayrılarak kale burcuna çıktım. Birkaç fotoğraf çektikten sonra bilmenin yükünü omuzlayıp tarihe yolculuk ettim. Bir sabah vakti susturulan ezanın mekânı kimsesizleştirmesini düşündüm. Ezanı işitmeyen Fatma ninenin hangi duygu ile kıbleye durduğunu anlamaya çalıştım. Ezan sadece bir ses miydi? Uzaklardan gelen bir seyyah için burada susturulan ezanın ifade ettiği anlam Fatma ninenin kalbi, zihni ve tüm bedeninde hissettiği ıstırapla aynı olabilir miydi?
Şuşa'nın harap edilmiş her bir yapısında, duvarındaki taşta, sürgün edilmiş ve katledilmiş insanlardan kalan binaların/evlerin ortasında yeşerip pencerelerden yeryüzüne baş uzatan ağaçlarda büyük dramların ve geçmiş sevinçlerin sesi vardı.
Şehrin tahrip edilmiş sokaklarında yürürken tarihten gelen sessizliğin seslerini, acının ve ıstırabın çığlıklarını, işkence ve zulmün vahşetini, kadın-çocuk-yaşlı gözetmeden namludan çıkan kurşunun vızıltısını dinlemek için sükût gerek; derin sükûtun büyük ve sarsıcı tahrip gücü!