'Sezai Tavrı'

Abone Ol

Bir yıl önce bu günlerde "Şehzadebaşı'nda Gün Doğmadan" dünyadaki ödevini bihakkın ikmal eden/tamamlayan ve aynı çağın elli yılında aynı dünyayı ve dünyanın acımasız kaosunu birlikte yaşama onurunu yaşadığımız, zihin dünyamızda her dem yeni ufuklar aralayan Diriliş Mektebi'nin mimarı üstat Sezai Karakoç'u son yolculuğuna uğurlamak üzere nöbetteydik. Bir nefes gibi, bir göz kırpma gibi geçti zaman.

Yazının başlığını Şair Haydar Ergülen'den emanet aldım. Dil ve Edebiyat dergisi Sezai Karakoç Özel Sayısı (sayı: 102) için yazdığı yazının başlığıydı. O yazısında "hem Türk şiirinin hem İkinci Yeni’nin önde gelen şairlerindendir. Ayrıca pek çok öncü şairden farklı olarak, etkileyici, gerek dönemini, gerek sonraki kuşaklardan şairleri de etkileyen bir şairdir. Beni de çok etkilediğini düşünürüm. (…) Şiir sever olduğum kadar da şair severim. Tabii, bazı şairleri de tavırlarıyla daha çok severim. Bağlamada vardır ya ‘tavır’, ‘bağlamasıyla yol gösteren’ kalıbını da bilirsiniz. Sezai Karakoç’unki de böyle bir meşrep bence. (…) Dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş, mümkün olduğunca kimseye mihnet etmeyen, otoritenin, beyin, paşanın, şahın, padişahın, sultanın karşısında eğilip bükülmeyen, susmasını bildiği kadar sözünü de bilen ve esirgemeyendir." diyordu. Bu bir tavırdı ve en çok Sezai Karakoç'a yakışırdı.

Bir yazısında “Kendimizi kurtarırken insanlığı da kurtarma gibi son derece güç ve ağır, fakat o nispette şerefli tarihî hakikat ödevini yüklenmekten kaçınmayacağız” demişti [Sûr 1996: 26]. Sonra Taha'nın Kitabı'nda "Evin Ölümü"nü anlattı. "Batının fısıltısı içlerindeydi/Oğul önce gitmişti onlar da gidecekti" diyerek "Masal" şiirine atıf yapmış ve bugünü öngörmüştü. Evin ve ailenin çöküşünü, neslin tüm değerlerden kopuşunu ve yıkılışa karşı direniş kodlarını satır aralarına yerleştirerek yazmıştı.

Karakoç, 'Hatıralar'ında, doğduğu dünya kesitini “Dört Yıkılmışlık İçinden” tarif eder. Anlattığı yıkılmışlıkları şöyle özetlemek mümkün. Birinci Dünya Savaşı’nın devam eden etkileri ve İkinci Dünya Savaşı’nın arifesindeki çağın tedirginliği. İkincisi devletin, ülkenin, milletin ve toplumun coğrafya, kimlik ve tarihinden koparılarak yıkılmışlığıdır. Osmanlı Devleti yıkılmış ve yeni kurulan devlet henüz on yaşındadır ancak istikameti ve var olma saati belirsizdir. Kurtuluş savaşının ve ithal devrimlerin ezdiği hayat, toplumu paramparça etmiş ve yeni devlet öngörülemeyen bir yıkılmışlığının ucuna iliştirilmiştir. Üçüncü ve son yıkılışın yaşandığı yer çok eski bir yerleşim yeri olan Ergani’dir. Çağın değişimi, insanların değişime zorlanması, ruhi çöküntünün tetiklediği büyük yıkım ve buna bağlı olarak geleneksel hayatın sebep olduğu toplumsal yıkılmışlık ailesini de etkileyerek "… biraz bu üç yıkılmışlığın, çağ yıkılmışlığının, ülke yıkılmışlığının ve şehir yıkılmışlığın sonucu olarak birçok aile gibi ailemizin geçirdiği krizlerle çalkanışı" dördüncü yıkımdır. Çünkü aile "Birinci Dünya Savaşı sarsıntısı, Şeyh Sait olayının bölgede doğurduğu ekonomik yıkımdan payını almıştır."

**

Sezai Karakoç'suz bir yılı geride bıraktık. "Kiraz, dut ve nar değişmedi / Yağmur değişti belki fakat kar değişmedi" dese de artık iklim değişiminden dolayı kar da değişti. Mevsiminde yağmıyor kar. Kirazın Sezai Karakoç'un dünyasında özel bir anlamı vardı. 'Hatıralar'ında ailenin Ergani'deki bahçesini anlatırken meyve ağaçlarından bahisle kiraz ve duta da değinir. Annesinin çocukluğunun geçtiği Ergani’deki bahçenin kirazları ile annesinin ölümü arasında da bir ilişki kurar. Bunlardan ötürü şiirlerinde kiraz vurgusu ile sıklıkla karşılaşırız. "Kiraz ölünün kadehinin yanındaki/Fakirler hastahanesinde komodinin üzerindeki / Yemek için değil çekmek için dudaklarla / Ölürken kiraz koymalı ağızlara / Görebileceği bir yere koydurdu kirazları / Kiraza baka baka öldü / Hangi aydınlık içindeydi biliyorum / Hatırlıyordu çocukluğundaki / Kiraz bahçelerini, eski kirazın gereğini" [Şahdamar, Körfez, Sesler; 68].

"Savaş yılları bittikten, ben fakülteden mezun olup İstanbul’a memuriyetle geldikten sonra ailemiz İstanbul’a göçtü.(...) Bu göçüş ailemize hiç yaramadı. Annem de bir yıl sonra biraz da söyleyemediği sıla hasreti içinde, elli iki yaşında, 1957’de bu dünyayı bırakıp gitti. Onun gidişiyle, ailece bir hayli sarsıldık. Bir daha toparlanamadık diyebilirim." diye anlatır annesini. Ve "Gölgesi Yoktur Türkiye'de" şiirini annesi için yazdığını yazar, 'Hatıralar'ında; çünkü her Anadolu annesi gibi onun annesi de "Sabahları gün doğmadan uyanır / İncedir billurdandır yoktur gölgesi Türkiye'de / Görür gibi uyur konuşur gibi susar güler ağlar gibi". 

"Anneler kirazları beklerken / Bir bardak suda ölüm kaynamış / …

Dedelere gök azığı kirazlar" mevsiminde Sezai Karakoç yoktu aramızda. Bu sene kiraz mevsiminde kiraz alıp gidemedik Diriliş'teki mekâna. Kaç mevsim kiraz taşıdım üstada hatırlamıyorum; ancak bundan sonra her kiraz aldığımda "Tesbih taneleri gibi kiraz ve vişne" bana "Sezai Tavrı"nı hatırlatacaktır.

Rahmet ve dua ile.