Bazı eski filmleri bugün tekrar izlediğinizde garip bir şey fark ediyorsunuz. İnsanlar acele etmiyor. Bir telefonun çalmasını gerçekten bekliyorlar. Bir trenin gelmesini, birinin kapıyı açmasını, bir karakterin karar vermesini… Kamera o anın üstünde kalıyor. Çünkü gerilim sadece olayda değil, olay gelene kadar geçen sürede kuruluyor.
Bugünün sineması ise beklemeye tahammül edemiyor. Daha sahne başlamadan müzik yükseliyor, kamera hareketleniyor, biri konuşmaya başlıyor. Seyircinin dikkatini kaybetmekten korkan bir anlatım dili oluştu. Oysa sinema biraz da bekleme sanatıdır. Hatta bazen bir karakterin pencereye bakarken geçirdiği birkaç saniye, on sayfalık diyalogdan daha fazla şey anlatır.
Eski gerilim filmlerini düşünün. Bir koridorun ucundan gelen ayak sesi bile dakikalarca büyütülürdü. Zira yönetmen seyircinin zihninde boşluk bırakmayı bilirdi. Şimdi ise boşluk bırakmak yerine her saniye dolduruluyor. Müziğin sustuğu, görüntünün nefes aldığı bir an yok. Hatta sessizliğin bile süresi yok.
Tam bu noktada başka bir problem daha var. Beklemeyi kaybeden sadece ana akım sinema değil. Bazı “art house” yönetmenleri de “yavaşlık” fikrini sinemanın özü sanıp bunu kolay bir numaraya dönüştürdü. Uzun bir yolu yürüyen karakterler, dakikalarca süren kapı açma sahneleri, hiçbir dramatik yoğunluğu olmayan planlar… Bazen gerçekten atmosfer kuruluyor evet. Ama bazen de filmin süresi uzasın diye yapılmış bir oyalama hissi oluşuyor. Çünkü gerçek sinemasal bekleme ile zamanı doldurmak arasında büyük fark var.
Bir karakterin uzun süre yürümesi tek başına derinlik yaratmaz. O yürüyüşün içinde duygu, gerilim, düşünce ya da görünmeyen bir çatışma yoksa geriye sadece süre kalır. Seyirci bunu hisseder. Belki tam tarif edemez ama hisseder. Gerçek bekleyiş insanı sahnenin içine çeker, sahte bekleyiş ise zamanı ağırlaştırır.
Tarkovski’nin uzun planlarıyla bazı vasat yapımların “yavaşlık taklidi yapan görüntüleri” aynı şey değildir mesela. Birinde zaman genişler, diğerinde zaman uzar. Aradaki fark çok büyük. Biri seyirciyi düşünmeye iter, diğeri sadece sabrını test eder.
Bana göre sinema bir olay gösterme sanatı değil, bir beklenti hissettirme sanatıdır. İyi bir yönetmen bazen kapının açılmasını değil, o kapının açılmasını bekleyen yüzü çeker. Zira insan zihni sonucu değil, sonucu beklediği anı daha güçlü hatırlar.
Şimdi ise ne ana akımın hızında gerçek bir gerilim kaldı ne de bazı bağımsız filmlerin ağır temposunda gerçek bir derinlik. Biri sürekli koşuyor, diğeri olduğu yerde oyalanıyor. Ama ikisi de aynı şeyi unutuyor. Beklemek yalnızca zaman geçirmek değildir. Beklemek, sinemanın seyirciyle kurduğu görünmez gerilim hattıdır.