Sıvılaşmadan viskoziteye: Bir otorite hikâyesi

Abone Ol

Yaklaşık iki yıl önce çeşitli yayınlarda, devletin kadife kaplı elini çok yanlış anlayanlar olduğunu ve bunun sürdürülebilir olmadığını ifade etmeye çalışmıştım.

Bunun en temel sebebi şuydu: Pandemi, Ukrayna-Rusya Savaşı ve on bir ilimizi yıkan deprem felaketi ve arka arkaya gelen iki seçim gibi çok büyük sarsıntılara sebep olan hadiseler, devleti vatandaşlarına karşı daha müşfik davranmaya itmişti.

Bunda anormal olan bir şey olmadığı gibi, olması gereken de bir şeydi.

Zira devlet, vatandaşlarını her türlü zorluk ve tehdit karşısında korumakla mükellefti.

Bir insan ömrüne çok az denk gelecek devasa sorunlar varken, devletin bu sorunların rahat atlatılmasına katkısı, onun “baba” rolünden ileri geliyordu.

Toplumun kahir ekseriyeti de bu müşfikliğin farkında olarak; “Allah devletimizi başımızdan eksik etmesin.” demiştir.

Fakat bazı fırsatçılar ise bunu bir çıkar çarkına çevirme yarışına girdi.

Piyasaların manipüle edilmesinden fahiş fiyatlara kadar, pek çok hamleler oldu.

Bir tarafta acılar, kayıplar yaşanırken diğer tarafta hakkı olamayana göz diken vicdan fukaraları iş başındaydı.

O günlerde çoğumuz, yaşananların bizi çok daha birbirimize yaklaştıracağını, hayatın kıymetini daha iyi bileceğimizi zannediyorduk.

Boş kalan lokanta ve kafeler, müşteri bulamayan marketler vs. “Onları çok özledik.” diyorlardı.

Hemen yanıbaşımızdaki çok yakınlarımızı da kaybetmiştik.

Onlar, bize birer ibret vesikasıydı.

Peki, öyle mi oldu?

Bazılarımız için bu sorunun cevabı evet olabilir ama gördük ki sayıları yadsınamaz olan bazıları için hiç de öyle değilmiş.

Afetler, savaş ve salgın tıpkı tarihteki örnekler de olduğu gibi yine bazılarının ahlakını bozmuş ve telaşla, hayatta kalma içgüdüsü ile yağmacılığa teşvik etmişti.

Ya da selden bir kütük de ben kapayım yarışına itmişti.

Onlara göre afetler başkalarını almıştı ama onları alamayacaktı.

Daha sonra zaman ilerledi, salgın bitti ve devlet yaraları epey sardı.

Ve yaklaşık dört yıllık seçimsiz bir sürenin de verdiği imkanla, kendi varlığını tekrar hatırlatmaya başladı.

Çetelere, baronlara ve kartellere karşı ciddi bir mücadele evresine şahit olduk, oluyoruz.

Bahis çarklarına girildi, uyuşturucu halkaları dağıtılmaya başladı.

Bu mücadele, devletin gücünün hukuk tanımazlara yeniden hatırlatılması mücadelesidir.

Yeni Bakanımız Sayın Akın Gürlek ile bu daha da hız kazanmış görünüyor.

Dokunulmaz zannedilenlere dokunularak, faili meçhuller aydınlatılarak, “Devle burada” deniyor; yağmacılara ve spekülatörlere.

Piyasanın çarklarına çomak sokanlar da bundan nasibi alıyor elbette.

En son tavuk sektörüne yapılan hamle de bu zemindedir diye inanıyorum.

Umarım bu hissettirme hallerde de kendisini gösterir.

Hiçbir sistem boşluk kabul etmez.

Hiçbir devlet başka otorite ile yetki paylaşmaz; “Devlet kardeş kabul etmez.” ilkesi gereği.

Olağanüstü koşulları fırsata çevirenlerle de er-geç hesaplaşır.

Bugün olan da budur.

Bana göre hakkına razı olan olanların, merhameti ve ahlakı terk etmeyenlerin endişe etmesine gerek yoktur.

Hatta memnun da olmaları gerekir diye inanıyorum.

Zira bu mücadele devletlerinin onlar adına bir mücadelesidir.

Devletimiz de başımızda olduğunu göstermeye çalışmaktadır...

Dair-i adaletin tecellisi için…

Sıvılaşan kısımların -kristalize de olmadan- belli bir esnemeye izin veren viskoziteye (ağdalaşma) dönüşmesi içindir…