SİYASET “İNŞALLAH”LA YAPILMAZ

Abone Ol

Özgür Özel’in yerel seçimlerin yenilenmesi önerisinin rasyonel bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Bunu bir seçim önerisinden çok, siyaseten yapılmış bir meydan okuma olarak görüyorum.

Bilmeyenler için hatırlatayım.

Özel, KOZA TV’de iktidara, “Yerel seçimleri öne alalım. İstedikleri tarihte bütün illerde yerel seçimleri yenileyelim” diye seslendi. 31 Mart 2024’te CHP’nin yüzde 38’le birinci parti olduğunu hatırlattı ve bugün seçim yapılsa yüzde 45’in altında kalmayacaklarını söyledi.

Peki iktidar bunu neden yapsın?

Muhalefetin kendisini güçlü gördüğü, CHP’nin birinci parti çıktığı bir seçim türünü iktidar neden erkene alsın ve rakibine yeniden aynı sahada mücadele etme fırsatı versin?

Siyasetin doğasında böyle bir mantık yok.

Bu nedenle Özel’in sözlerini gerçek bir seçim takvimi önerisi olarak değil, “Sandıktan korkmuyoruz” mesajı olarak okumak daha doğru.

Ama burada benim asıl üzerinde durduğum mesele Özgür Özel değil.

Muhalefetin yıllardır kurtulamadığı bir düşünme biçimi.

“Bu kadarını yapamazlar.”

“Toplum buna izin vermez.”

“Ekonomi böyle giderse zaten seçim kazanamazlar.”

“Bu defa kesin gidiyorlar.”

“Anketler ortada.”

“Biraz daha sabredelim.”

Bunların önemli bölümü siyasi analiz değil, temennidir.

Temenni ile strateji arasındaki fark ise siyasette bazen iktidarla muhalefet arasındaki fark kadar büyüktür.

Türkiye bunun en çarpıcı örneğini 2023 seçimlerinden önce yaşadı.

Aylar boyunca muhalefet çevrelerinde seçimin sonucu neredeyse belliymiş gibi konuşuldu. Altılı Masa kurulmuştu, ekonomik şartlar ağırdı, 2019 İstanbul ve Ankara zaferlerinin yarattığı psikolojik üstünlük hâlâ canlıydı. 6 Şubat depremlerinin ardından muhalefetin önemli bir bölümünde soru artık “Erdoğan kazanabilir mi?” değil, “Muhalefet ne kadar farkla kazanır?” haline gelmişti.

14 Mayıs akşamı sandıklar açıldığında başka bir Türkiye ortaya çıktı.

Recep Tayyip Erdoğan ilk turda yüzde 49,5’e ulaştı, Kemal Kılıçdaroğlu yaklaşık yüzde 44,9’da kaldı. Cumhur İttifakı Meclis çoğunluğunu korudu. İkinci turda Erdoğan yüzde 52,18 oyla yeniden Cumhurbaşkanı seçildi.

O gece sadece bir seçim kaybedilmedi. Bir siyasi analiz yöntemi de çöktü.

Çünkü siyaset insanların ne olmasını istediğine göre işlemiyor.

Rakibinizin hata yapacağını varsayarak siyaset kurulmaz. Ekonominin otomatik olarak iktidar değiştireceğini düşünerek kurulmaz. Sosyal medyadaki havayı toplumun tamamı zannederek hiç kurulmaz.

Siyaset, rakibinizin yapabileceği en güçlü hamleyi yapacağını varsayarak kurulur.

İktidar olmak biraz da ihtimalleri yönetme sanatıdır. Muhalefetin sorunu ise zaman zaman ihtimalleri hesaplamak yerine, kendisi açısından en güzel ihtimali gerçek kabul etmesi.

Oysa seçmen hayal kurabilir. Sokaktaki vatandaş “İnşallah şöyle olur” diyebilir. Ülkeyi yönetmeye talip siyasi kadronun işi ise “İnşallah” değil, “Ya olmazsa?” sorusudur.

Özgür Özel’in “Yerel seçimleri yenileyelim, yüzde 45’in altında kalmayız” çıkışına da buradan bakıyorum.

Belki gerçekten yüzde 45 alırlar. Belki daha fazlasını da alırlar.

Mesele bu değil.

Siyasette ciddi soru şudur:

Ya alamazsanız?

Daha önemlisi, neye dayanarak alacağınızı söylüyorsunuz?

Elinizde seçmen geçişlerini gösteren araştırmalar mı var? 31 Mart 2024’te CHP’ye yönelen seçmenin bugün aynı yerde durduğunu gösteren veriler mi var? Yerel seçim dinamiklerinin bugün de aynı sonucu üreteceğini gösteren kapsamlı çalışmalar mı var?

Varsa konuştuğumuz şey siyasi stratejidir.

Yoksa konuştuğumuz şey özgüvendir.

Özgüven değerlidir ama veri değildir.

Üstelik 31 Mart 2024 sonucundan çıkarılması gereken ders “Artık toplumun çoğunluğu bizden yana” değildi.

Asıl ders şuydu:

Doğru aday, doğru kampanya, rakibin hataları, ekonomik şartlar ve seçmen motivasyonu aynı anda buluştuğunda iktidar yenilebilir.

Ama “Bir kez yendik, bundan sonra hep yeneriz” bambaşka bir sonuçtur.

Muhalefet 2019 İstanbul zaferinden sonra da benzer bir yanılgıya düştü. İstanbul ve Ankara’nın kazanılması, zamanla 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminin provası gibi okunmaya başladı.

Oysa yerel seçim başka, genel seçim başkadır.

Belediye başkanı seçerken ortaya çıkan seçmen psikolojisi ile ülkenin Cumhurbaşkanını seçerken ortaya çıkan psikoloji aynı değildir. Aday etkisi, ittifak matematiği, katılım oranı, kampanya gündemi ve seçmenin risk algısı değişir.

Özgür Özel’in çıkışını bu nedenle bir “erken yerel seçim projesi” olarak değil, siyasi meydan okuma olarak görüyorum. Lider zaman zaman meydan okur, seçmenini konsolide eder, rakibine “Sandıktan korkmuyorum” mesajı verir. Bunların hepsi siyasetin parçasıdır.

Tehlike, kendi propagandanıza kendiniz inanmaya başladığınız yerde başlar.

Çünkü propaganda ile strateji arasındaki çizgi tam oradadır.

İyi siyasetçi kürsüde “Kazanacağız” der.

Ama odasına döndüğünde danışmanlarına şu soruyu sorar:

“Nasıl kaybederiz?”

Rakibinin en güçlü senaryosunu hesaplar, kendi en zayıf noktasını arar. Anketin hoşuna giden sayfasına değil, moralini bozan tablosuna bakar.

Çünkü seçimler sadece umutla kazanılmaz.

Umut insanları yürütür; seçimi organizasyon, doğru aday, doğru mesaj, matematik ve strateji kazanır.

Türkiye muhalefetinin artık “Bu defa kesin” siyasetinden çıkması gerekiyor.

“Yapamazlar” siyasi analiz değildir.

“Toplum buna izin vermez” siyasi plan değildir.

“Hissediyorum, bu kez olacak” ise hiçbir zaman seçim stratejisi olmadı.

Muhalefetin ihtiyacı daha fazla meydan okuma değil, daha soğukkanlı bir düşünme biçimi.

Daha az temenni, daha fazla veri.

Daha az “İnşallah”, daha fazla “Ya olmazsa?”

Çünkü iktidara talip olanların görevi güzel ihtimallere inanmak değil, kötü ihtimalleri hesaplayıp onları yenmektir.