Siyaset pazarlığı yok yorgunluk var

Abone Ol

Fatih Altaylı cezaevinden çıkmak için kendisiyle pazarlık yapıldığı iddiasını açık bir dille yalanladı.
“Şu şartla bırakırız” gibi bir teklifin bırakın yapılmasını, ima dahi edilmediğini söyledi.
Bu cümle, iddianın teknik olarak kapandığı noktadır.

Ama mesele burada bitmiyor.
Asıl mesele, bu ülkede siyaset yazmamanın artık bir pazarlık sonucu değil, bir tercih hâline gelmiş olmasıdır.

Yalanlanan şey pazarlık, doğrulanan şey yorgunluk

Evet, bir pazarlık yok.
Evet, bir “sus anlaşması” yok.
Ama ortada inkâr edilemeyen başka bir gerçek var:
Fatih Altaylı bundan sonra siyaset yazmayacak.

Bu bir baskının sonucu değilse bile,
bu bir bıkkınlığın, bir tükenmişliğin, bir “değmez” duygusunun sonucudur.

Ve bu duygu yalnızca Altaylı’ya ait değil.

Bu ülkede insanlar artık siyaset konuşmak istemiyor

Bugün sokakta, ekranda, masada aynı cümle dönüp duruyor:

  • “Siyaset konuşmayalım.”
  • “Boş iş.”
  • “Değmez.”
  • “Kendini yıpratıyorsun.”

Bu cümleler bir apolitiklik değil,
siyasi bir yenilgidir.

Çünkü siyaset;

  • Risk demek oldu
  • Bedel demek oldu
  • Faydasızlık demek oldu

Konuşanın başına iş açıyor,
yazanı hedef hâline getiriyor,
susmayanı yalnız bırakıyor.

Siyaset artık bir anlam üretmiyor

Daha acısı şu:
Siyaset, büyük iddialar üretmiyor.
Derinlik üretmiyor.
İnsanlarda “bir şey değişir” duygusu uyandırmıyor.

Herkes aynı cümleleri kuruyor.
Herkes aynı kavgayı tekrar ediyor.
Herkes kendi mahallesine konuşuyor.

Böyle bir yerde,
aklı başında bir insan “Ben niye yazıyorum?” diye sorar.

Altaylı’nın yaptığı tam olarak bu.

Susmak bazen korkudan değil, anlamsızlıktan olur

Bu ayrımı iyi yapmak lazım.
Herkes susuyorsa korkudan susmuyor.

Bazıları susuyor çünkü:

  • Sözün karşılığı yok
  • Tartışmanın kıymeti yok
  • Haklı olmanın bile bir anlamı yok

Bu, baskıdan daha tehlikelidir.
Çünkü baskı geçer.
Ama anlamsızlık kalıcıdır.

Sonuç: Bu bir kişisel karar değil, toplumsal alarmdır

Fatih Altaylı siyaset yazmayabilir.
Bu onun kararıdır.

Ama bu kararın arka planında duran ruh hâli,
hepimizin meselesidir.

Bir ülkede siyaset yazmak gereksiz,
siyaset konuşmak lüzumsuz,
söz söylemek anlamsız bulunuyorsa…

Orada sorun gazetecide değil,
siyasetin kendisindedir.

Ve bu, pazarlıkla değil;
Olsa olsa, yorgunlukla açıklanır.

Bu vesileyle.. Bir kez daha.. Geçmiş olsun Fatih Altaylı..

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

BİR YANGIN VAR GELİN ÖNCE O YANGINI SÖNDÜRELİM

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, emeklilerin yaşadığı ekonomik tabloya ilişkin yaptığı açıklamada, doğrudan MHP lideri Devlet Bahçeli’yi hedef alan ama polemik kurmaktan çok ortak sorumluluk çağrısı içeren şu ifadeyi kullandı:

“Biz Devlet Bey’e ‘sen tuzağa düş, düşme’ demiyoruz.
‘Emekliyi düştüğü yerden gel birlikte kaldıralım’ diyoruz.
16 milyon emekliyi düşünmedikten sonra, Tayyip Bey’in konforunu düşünmenin memlekete ne faydası var?”

Bu söz, klasik bir muhalefet çıkışından ziyade, mevcut ekonomik tabloya dair yüksek sesle dile getirilmiş bir itirafniteliği taşıyor:
Emekli düştü. Ve bu artık inkâr edilemez bir gerçek.

Ortada bir yangın var, bunu herkes görüyor

Bu noktada altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor:
Ortaya çıkan tablodan sadece muhalefet rahatsız değil.

  • Devlet Bahçeli de bu tablodan memnun değil
  • Milliyetçi Hareket Partisi tabanı da memnun değil
  • Hükümet kanadında da bu yükün sürdürülemez olduğu artık açık açık konuşuluyor

Yani bu mesele bir parti meselesi değil.
Bu mesele devletin taşıma kapasitesi meselesi.

Siyaset yangını büyütüyor, çözüm söndürmekte

Özgür Özel’in sözleri eleştirilebilir, tonu beğenilmeyebilir.
Ama işaret ettiği yer doğru:
Yangın büyürken, kimsenin elinde megafonla slogan atma lüksü yok.

Yangın varsa;

  • Tartışma ertelenir
  • Hesaplaşma bekler
  • Polemik susar

Çünkü yangın yerinde siyaset yapılmaz.
Yangın yerinde el ele verilir.

Bu bir “konfor” tartışması değil, bir “hayat” meselesi

“Tayyip Bey’in konforu” ifadesi siyasî bir göndermedir, evet.
Ama meselenin özü bu değil.

Meselenin özü şudur:
16 milyon insan, aldığı maaşla ayakta duramıyor.

Bu gerçek;

  • Sağcıyı da rahatsız eder
  • Solcuyu da
  • Milliyetçiyi de
  • Muhafazakârı da

Çünkü bu, ideolojik değil insanî bir krizdir.

Sonuç: Siyaseti kenara koyma çağrısı zayıflık değil, mecburiyettir

Bugün yapılması gereken şey;

  • Kimin dediğiyle ilgilenmek değil
  • Kimin kazandığını hesaplamak değil

Bugün yapılması gereken tek şey var:
Bu yangını birlikte söndürmek.

Emekli düşmüş durumda.
Ve düşeni kaldırmak,
bir partiye değil,
devlete yakışır.

XXXXXXXXxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

“HADİ TAMAM” DİYE DİYE NEREYE KADAR?

Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan bir yazısında şöyle diyor:

“Günah işlemek, hadi tamam.
Biraz yozlaşma, hadi tamam.
Bir miktar şöhret elde edince çığırından çıkma, hadi tamam.
Azıcık sapkınlık mapkınlık, hadi ona da tamam.
Hepsine tamam.
Ama bu ‘şişe çevirme’ de nedir arkadaş?”

Şimdi durup sormak gerekiyor.
Gerçekten sormak gerekiyor.

Ahmet Hakan’a göre nereye kadar ‘hadi tamam’
Günah “tamam”, yozlaşma “tamam”, sapkınlık “tamam” da…

Bu satırları yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan tablo şu:

  • Günah → normal
  • Yozlaşma → anlaşılır
  • Şöhret sarhoşluğu → tolere edilebilir
  • Sapkınlık → “azıcık” ise olur

Ama bir noktada, estetik ya da sembolik bir davranış gelince
“Hop, orada dur.”

Peki ölçü ne?
Sınır neresi?
Kriter kim?

Sorun şişe çevirme değil, çıtanın yerle bir olması

Mesele gerçekten “şişe çevirme” mi?
Yoksa mesele, ahlâk eşiğinin adım adım aşağı çekilmesi mi?

Topluma yıllardır şu telkin yapılıyor:

  • “Bu çağda bunlar normal”
  • “Abartmayın”
  • “Herkes yapıyor”
  • “Özgürlük bu”

Sonra bir gün biri çıkıyor ve diyor ki:
“E tamam da bu kadarı fazla.”

İyi de…
Daha önce “hadi tamam” dediklerin neydi?

“Azıcık sapkınlık” diye bir şey olur mu?

Burada asıl tehlikeli cümle şudur:
“Azıcık sapkınlık mapkınlık.”

Sapkınlığın azı-çoğu olmaz.
Yozlaşmanın dozu olmaz.
Ahlâk, pazarlık konusu değildir.

Bir şeye “azıcık” diyorsanız,
yarın “biraz daha”ya da hazır olun demektir.

Çünkü toplumsal çürüme böyle ilerler:
Normalleştirerek.

Medyanın rolü: Fren mi, gaz mı?

Asıl sorulması gereken soru şu:

Medya, bu süreçte ne yapıyor?

  • Uyarıyor mu?
  • Fren mi oluyor?
  • Yoksa “hadi tamam” diyerek yolu mu açıyor?

Bugün “şişe çevirme”ye şaşıranlar,
dün başka başlıklara “aman canım” demeseydi,
belki buraya gelinmezdi.

Son söz: “Hadi tamam” bir noktadan sonra ihanettir

Bir toplumda her şeye “tamam” denirse,
en sonunda hiçbir şeye itiraz edilemez hâle gelinir.

Ve işte o noktada artık mesele
ne şişedir,
ne oyundur,
ne de magazindir.

Mesele, neyin normal sayıldığıdır.

O yüzden soru net ve serttir:

Ahmet Hakan’a göre değil; bu topluma göre nereye kadar normal?