“Siyaseti” hor gören, körolosıca entelektüel kibir

Abone Ol

“Edebiyat, sanat, fikir, felsefe… bir tarafa; siyasi partilerce yürütülen siyaset işi bir tarafa…”

Evvelce “iktidarda değildik” ve bu yüzden entelektüel camiamızın önemli bir bölümüne sirayet eden bu “hassasiyet” daha azdı. Seçimler hakkında konuşmak bugünkü kadar “ayıp” değildi. Necmettin Erbakan’ı ya da Muhsin Yazıcıoğlu’nu sevmek de öyle… Bediüzzaman Said Nursi’nin, Mehmet Akif Ersoy’un ya da Necip Fazıl Kısakürek’in, siyasi mücadelenin tam göbeğinde yalınkılıç vuruşmaları gayet makul karşılanıyordu. Bir Müslüman, yazarak, çizerek, konuşarak olduğu gibi, yeri geldiğinde elbette ki seçimlere girerek, oy kullanarak, Meclis aritmetiğini değiştirmek isteyerek de mücadelesini sürdürebilirdi, hatta sürdürmeliydi.

Bugünse “iktidardayız” ve en yaşlısından en gencine, mevzubahis kitleye mensup hemen herkes, adının iktidar partisiyle anılmasından kaçınıyor, utanıyor sanki. Hatta daha ileri gidip, iktidarın eleştirilecek yanlarını eleştireyim derken; normalde fikren ve bedenen yanyana gelmesine ihtimal dahi verilmeyecek kimselerle ve onların fikirleriyle birarada durabiliyor. En ileri gidenlerse, “Her şartta iktidarı eleştirmeliyim” deyip fikrine de, sanatına da, “büyüdüğü” çevreye de, ailesi ve arkadaşlarına da ihanet edenler.

Bu sırada bir başka fikir ve sanat adamına bakıyorum, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na…

Stratejik Derinlik’le tanıdığım hocam Ahmet Davutoğlu’nu, akademiye olan sıradışı aşkı ve tutkusuna rağmen, danışman olarak başlayıp bakan olarak devam eden siyaset yolculuğunda hayret ve hayranlıkla takip ettim. AK Parti Hükümetlerinin ilk döneminde Türkiye vesayetle mücadele ederken, yaygın yanlış anlayışla “Ben ilim adamıyım, fikrimi beyan edip kenara çekilirim” demedi; mücadelenin bizzat güçlü bir neferi oldu. “İçeride bir sürü şer odağı var, dışarısı biraz bekleyebilir” demedi, “Komşularla sıfır sorun, azami işbirliği, tam entegrasyon” prensibince Türkiye Irak’ta da, Gazze krizinde de inisiyatif alırken Davutoğlu oradaydı. 2007’de “Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı yaptırmayacağız” korosunun karşısındaydı; tıpkı bugün “Recep Tayyip Erdoğan’ı Başkan yaptırmayacağız” korosu gibi, orada da meselenin bir isimden, bir makamdan çok daha fazlası olduğunun idrakindeydi. Bakanlık günlerinde Mavi Marmara vuruldu, anayasa referandumu yapıldı, 2011 genel seçimlerine girildi; Ahmet Davutoğlu görev ve sorumluluklarının farkında, en güçlü bir şekilde mücadelenin içinde yer aldı. Arap isyanları başgösterdi, mazlumları destekledi; Gezi Olayları patlak verdi, 17-25 Aralık zuhur etti, cansiparane Türkiye’nin yanında durdu.

Geçen Pazar yayınlanan “Türkiye’de iki parti var” başlıklı yazımda bahsi geçen “Türkiye’nin omurgasına”, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan olduğu kadar, entelektüel camiamızın önemli bir ismi olarak da sahip çıkıyor Ahmet Davutoğlu. Diğer deyişle, Bediüzzaman Said Nursi’nin, Mehmet Akif Ersoy’un, Necip Fazıl Kısakürek’in yürüdüğü yolda yürüyor.

Kimse bir partiye mensup olmaya, bir partiye oy vermeye, bir parti için oy istemeye mecbur değildir. Bir kişiye yapılan övgünün ya da yerginin, bir kişiyi kişi yapan şeylerin bunlarla hemen hiç ilgisi yoktur. Amma kibir başka şey. Sahibini bu dünyada da, ahirette de zelil eder, maazallah.