Türkiye siyaseti, toplumsal ve ekonomik dinamiklerin hızla değiştiği bir dönemden geçerken, seçmenin oy verme saikleri ile siyasi partilerin vaatleri arasındaki makas giderek açılıyor. Yerleşik ana akım partilerin yarattığı aşınma, seçmen nezdinde yeni arayışları tetiklerken; sisteme alternatif olma iddiasıyla ortaya çıkan irili ufaklı yapıların niteliği de derin bir sorgulamayı beraberinde getiriyor. Bugün Türk seçmeninin önündeki temel soru şudur: Ana akım siyasetin ötesinde konumlanan bu partiler, gerçekten devlete ve millete yeni bir vizyon mu sunuyor, yoksa sadece tepkiselliğin ve şahsi ikbal hesaplarının birer tezahürü mü?
Benzerlikler Sarmalı ve İdeolojik Sığlık
AK Parti, CHP ve MHP gibi köklü yapılar, eksikleri ve eleştirilen yönleriyle birlikte; kurumsallaşmış teşkilat modelleri, devlet tecrübeleri ve belirgin birer ideolojik bagajı temsil eder. Buna karşın İYİ Parti, Zafer Partisi, Saadet Partisi, Yeniden Refah Partisi veya yeni kurulan alternatif hareketlerin topluma sunduğu doktrinel farklılık belirsizdir.
Peki, bu partileri ana akım aktörlerden ayıran özgün dünya görüşü ve birikim nedir? Ne yazık ki ortaya koydukları siyasal söylem; sistemik bir kalkınma modeli, sürdürülebilir bir devlet yönetimi felsefesi veya kurumsal bir reform programı sunmaktan uzaktır. Büyük oranda ana akım partilerden kopan veya ana akıma tepki duyan kitlelerin duygusal reflekslerine hitap eden bu söylemler, derinlikli bir devlet aklından ziyade gündelik konjonktüre sıkışmış durumdadır.
Plan-Proje Yoksunluğu ve Popülizm Tuzağı
Bir siyasi partinin varlık sebebi, devletin idari mekanizmasını ve ülkenin iktisadi yapısını daha ileriye taşıyacak somut projeler üretmektir. Ancak bugün söz konusu partilerin ajandasına bakıldığında, "dişe dokunur" bütüncül bir kalkınma hamlesine rastlamak güçtür. Eğitimden dış politikaya, hukuk reformundan teknolojik üretime kadar kapsamlı politika belgeleri yerine; kişisel kavgaların, şahsi husumetlerin ve kişiselleştirilmiş siyasetin öne çıktığı görülmektedir.
Siyasetin, "birilerinin inadına" veya sadece kurucu aktörlerin kişisel popülaritesi üzerine inşa edilmesi, Türk demokrasisi açısından ciddi bir nitelik kaybıdır. Fikri bir zemine dayanmayan, tek bir meseleye veya tepki oylarına odaklanan reaksiyoner partiler, dönemsel olarak oy oranlarını artırsa dahi, devlet mekanizmasını sevk ve idare edecek kadro ile vizyondan yoksundur.
Seçmenin Sorumluluğu ve Siyasal Sanrı
Türk seçmeninin bu yapılardan "ileri bir yönetim" veya "büyük bir kalkınma hamlesi" beklemesi, siyasetin mevcut gerçekliğiyle bağdaşmayan bir beklentidir. Kişisel çıkarların, parti içi iktidar mücadelelerinin ve popülist söylemlerin gölgesinde kurulan yapıların; ne devlete sistemik bir katkısı ne de millete uzun vadeli bir faydası olabilir.
Siyasal kurumların meşruiyeti ve değeri, ürettikleri kamu yararı ile ölçülür. Husumet, inat ve şahsi çıkar üzerine kurulu bir siyaset anlayışının Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve Türk Milletine vaat edebileceği hiçbir geleceğin olmadığı, siyasi tarihimizin tecrübeleriyle sabittir. Türkiye’nin ihtiyacı; şahsi ikbal partileri değil, devlet aklını ve milletin istikbalini merkeze alan vizyoner projelerdir.