SOYKIRIMA DİLSİZ, COĞRAFYAYA ARSIZ GAZZE'YE KÖR, TÜRKİYE'YE NANKÖR SARI ZARFLAR

Abone Ol

Geçtiğimiz yıl The Teachers' Lounge gibi eli yüzü düzgün bir işe imza atarak beğeni toplayan ve Almanya'nın Oscar adaylığını kapan İlker Çatak, belli ki Türkiye’ye saldırarak Batı’da açılan kapıların cazibesine kapılmış. Siyasi siparişi sinema diye yutturmaya Çatak’ın Sarı Zarflar’ı, güya Türkiye’deki siyasi atmosferi, baskı mekanizmalarını ve bir ailenin bu cenderedeki dramını anlatma iddiasında. Ancak karşımızda ne gerçek bir Türkiye var ne de sahici karakterler. Hikaye, yönetmenin kendi muhayyilesindeki ‘karanlık Türkiye’ imajını Berlin’deki efendilerine pazarlamak için kurgulanmış tutarsız bir ajitasyon yığınından ibaret. Olay örgüsü o kadar zorlama ki Berlin Film Festivali’nin bu çiğliği ‘sanat’ niyetine ödüllendirmesi, sinema estetiğinden ziyade siyaseten Türkiye düşmanlığının tescili. Burada, Çatak’ın asıl meselesinin politik film yapmak değil, politikayı bir koçbaşı gibi kullanarak, aidiyet hissetmediği bir coğrafyayı Batılı seçkinlerin önüne meze etmek olduğu anlaşılıyor.

Modern hayat süren tiyatrocu bir çiftin, politik duruşlarından ötürü işlerinden edilmelerini ve sistemin çarkları arasında ezilme süreçlerini kadrajına alan Çatak, hikâyeyi hızla bir Türkiye karalamasına dönüştürüyor. Aziz ve Derya çifti, bir yandan kariyerlerini kurtarmaya çalışırken diğer yandan içine düştükleri ekonomik darboğazda, ‘sistem yanlısı’ akrabaları ve liyakatsiz bürokratlar tarafından aşağılanıyor. Nihayetinde aile dağılmanın eşiğine geliyor. Ancak film, bu dramatik yapıyı kurarken o kadar taraflı ve o kadar sığ bir yol izliyor ki bir noktadan sonra mesele bir hak arayışından çıkıp, Türkiye’deki her kurumun, her memurun aşağılık olarak gösterildiği bir nefret operasyonuna evriliyor. Ailenin kendi içindeki çözülmesi bile, yönetmenin Batılı efendilerine "Bakın buralar ne kadar yaşanmaz yerler!" mesajını vermek için kullandığı ucuz bir anlatıdan öteye geçemiyor.

Filmin senaryosu tam anlamıyla ilkokul müsameresi kıvamında. Yaşayan insanlar gibi değil, yönetmenin elinde tuttuğu birer döviz -iki anlamıyla da- gibi kurgulanan karakterlerin diyalogları da izleyicinin zekâsıyla alay edercesine yapay ve slogancı. Karakterlerin ağzına yerleştirilen sözde politik ve didaktik cümleler dramatik derinlikten yoksun, sürekli mesaj verme kaygısı güden, ergen tweetleri gibi. Yani filmde insanlar konuşmuyor, adeta birbirlerine bildiri okuyorlar. "Sizin o yedi düvel dediğiniz, gökkuşağının yedi rengi olmasın!" gibi absürt ve gerçek hayatta karşılığı olmayan repliklerle güya sistem eleştirisi yapılıyor. 5-E’den İlker! Otur, sıfır!

Tansu Biçer ve Özgü Namal gibi yetkin isimlerin böylesine ruhsuz, neye hizmet ettiği belli olmayan ve karakterin duygusunu seyirciye geçirmekten fersah fersah uzak performanslar sergilemesi tam bir hayal kırıklığı. Yönetmenin elinde birer kuklaya dönüşen oyuncuların ne acıları inandırıcı ne de tepkileri. Karikatürize edilmiş karakterlere hayat veren oyuncuların ne bir kimyası var ne de sanatsal bir başarısı. İzleyici, kamera karşısında ezberlenmiş metinleri ruhsuzca seslendiren bir ekip izliyor sadece. Tansu Biçer’in donukluğu ve Özgü Namal’ın sahnelerle örtüşmeyen abartılı tepkileri, filmin inandırıcılık zeminini daha ilk yarım saatte dinamitliyor.

Çatak’ın, sinematografi üzerine bir saniye bile kafa yormadığı görülüyor. Görsel dil, sıradan bir televizyon dizisinin dahi gerisinde. Kadrajlar estetikten yoksun, ışık kullanımı ise atmosfer yaratmaktan aciz. Kurgu masasında darmadağın edildiği belli olan sahneler arası geçişler, filmin ritmini tamamen yok ederek izleyiciyi bir süre sonra perdeden koparıyor. "İstanbul rolünde Hamburg, Ankara rolünde Berlin" gibi ucuz kurnazlıklarla Türkiye'de film çekemiyormuş havası yaratmaya çalışan yönetmen, aslında teknik yetersizliğini ve vizyonsuzluğunu bu ajitasyonun arkasına gizlemeye çalışıyor. Almanya sokaklarını Türkiye olarak kurgulamak hiç de zor değilken, özensiz bir tavırla -tabi buna politik gerekçeler diyor!- kolaya kaçan yönetmenin bu tavrı, izleyiciye saygısızlıktan başka bir şey değil. Elinde; Corsage (2022) ve Late Shift (2025) gibi filmlerin sinematografisine imza atmış Judith Kaufmann gibi bir cevher varken, Çatak’ın sinematografiyi politik slogana kurban etmesi, ortaya sinema filmi yerine aceleye getirilmiş bir propaganda broşürü çıkarıyor.

Filmin estetik sefaletini görmezden gelip sadece "Türkiye'deki baskıya ayna tutuyor" diyerek taltif edenler, aslında sanatsal bir başarıyı değil, Avrupa’nın Türkiye’ye bakışındaki çarpıklığı ödüllendiriyor aslında. Çatak’ın, sanatsal derinliği politik duruşla harmanlayan I’m Still Here (2024), The Secret Agent (2025) gibi filmlerden alabileceği çok ders var. Yakın zamanda görücüye çıkan, Kevin Macdonald’ın The Mauritanian, Fatih Akın’ın Amrum gibi politika-tarih filmleri bile Sarı Zarflar gibi ajitasyon denemesi olarak sırıtmıyorlardı. Gerçek politik sinema kör göze parmak repliklerle değil, James Vanderbilt’in Nuremberg'inde olduğu gibi karakterin iç dünyasındaki çelişkilerle ve tarihi gerçeklik dokusuyla yapılır. Çatak hem bu altın kuralı, hem de “göster, söyleme” kuralını bile isteye ihlal ederek, sadece belli odaklara selam çakmayı tercih ediyor. Geçen yıl çektiği, Almanya'nın Oscar adayı olan The Teachers' Lounge’da ne Almanya'nın eğitim sistemini eleştirebilen, ne göçmen sorunun üstüne gidebilen, ne bir Hristiyanlık-din eleştirisi yapabilen, ne de Alman devletine iki çift laf edebilen Çatak, Türkiye'ye saldırmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor.

Vatandaşı olduğu Almanya’nın, Netanyahu’nun iki yılda 100 bin sivili katleden soykırımına tam destek vermesine çıtı çıkmayan İlker Çatak, Türkiye’ye gelince cengaver kesiliyor. Filistin davasını LGBT lobisinin renklerine meze yapacak kadar şuurunu kaybetmiş, siyonizmin sembolü olan markaları "aman ne var canım, alıyorum işte, dünyanın sonu mu" gibi ucuz repliklerle aklayacak kadar vicdanını yitirmiş bir bakış açısı bu. Tüm dünyanın boykot ettiği o marka kolayı almak tabi ki dünyanın sonu Çatak! Dünyanın sonunu getirmeye çalışan katillere tasmalarını kaptıran, FETÖ’cü markaların reklamını "şahane baklava" diyerek araya sıkıştıran bu zihniyet, aslında hangi lobilere hizmet ettiğini de açıkça ilan ediyor. Emin Alper'in, Berlin’deki ödül konuşmasındaki çorba edilmiş dünya meseleleri mantığı, Çatak'ın filminde zirve yapmış durumda. Savaşa hayır eylemi yapılıyor ama başrolde LGBT bayrakları... Kefiyeyle LGBT bayrağını aynı kareye sığdırmaya çalışmak, sadece cehalet değil, aynı zamanda dünyanın vicdanlı toplumlarının değerlerine ve Filistinli çocukların kanına yönelik saygısızlıktır. Filistin meselesini, coğrafyamızın yaşadığı acıları böylesi bir iğrençlik salatasına malzeme yapmak gerçek bir şuursuzluk. Soykırıma dilsiz, coğrafyaya arsız Çatak’ın, Gazze’ye kör, Türkiye’ye nankör olması şaşırtıcı değil elbette.

Ezcümle; filmin açılış jeneriğinde "Aziz Tufan rolünde Tansu Biçer, Derya Tufan rolünde Özgü Namal" vs. gibi yazıların peşinden "İstanbul rolünde Hamburg, Ankara rolünde Berlin" ifadelerine yer vererek bu filmin Türkiye'de çekilemediği için Almanya'da bu şekilde çekildiği mesajını vermeye çalışan Çatak'a zaten en büyük cevabı kendi oyuncusu Özgü Namal vermişti. Türkiye'de böyle bir film çekilebilir Çatak, hiçbir mani yok. Peki, Alman devletini, hatta Almanya'yı geçelim, İsrail'i eleştiren benzer bir film Almanya sınırları içinde çekilebilir mi? Çatak, dünya meselelerine karşı bu kadar duyarlı madem, sadece Türk askerine, polisine ve valisine aciz karakterler üzerinden saldırmakla kalmamalı, seneye de Almanya'da -ya da filminde bizzat özgürlükler coğrafyası olarak adlandırdığın Avrupa'da- bir Filistin filmi çekmeli. Hodri meydan! Çeksin bakalım, efendileri buna izin verecek mi, tüm dünya görsün! Ankara rolünde Berlin, İstanbul rolünde Hamburg yazmak kolay. Gazze rolünde Münih, Batı Şeria rolünde Stuttgart, Ramallah rolünde Düsseldorf, Kudüs rolünde Berlin yazsın bakalım, yazabiliyor mu! Yazamazsa eğer, “İstanbul rolünde Hamburg, Ankara rolünde Berlin" ifadelerinin hemen peşine “Hain rolünde İlker Çatak” ifadesini eklemeli…