SÖYLEM ARIZASI VE HAKİKAT: BU SÜREÇ HEBA ETTİRİLMEYECEK

Abone Ol

Türkiye, yarım asra yaklaşan terör meselesinde tarihi bir eşiği geçti.

Bu eşiğin açılmasında iki siyasi iradenin hakkını teslim etmek gerekir: Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan.

Bahçeli, Türk siyasetinde kolay kolay kimsenin alamayacağı bir siyasi riski aldı; ezberleri bozdu, kapıyı açtı. Erdoğan ise bu tarihi çıkışı devlet politikasına dönüştürecek iradeyi ortaya koydu. İki liderin hedefi aynı noktada birleşti: Terörü Türkiye’nin gündeminden kalıcı biçimde çıkarmak, Türk ile Kürt arasına sokulmak istenen fitneyi ortadan kaldırmak ve gelecek nesillere terörsüz bir ülke bırakmak.

27 Şubat deklarasyonu da bu bakımdan son derece açıktı:

Silah bırakılacak.

Örgüt feshedilecek.

Silahlı mücadele sona erecek.

Ayrılıkçı bir siyasi hatta kapı aralanmayacak.

Devlet de üzerine düşeni yaptı. Sürecin hukuki ve siyasi zemini oluşturuldu; Meclis devreye girdi, devlet kurumları iradesini ortaya koydu ve silahlı yapıların tasfiyesini esas alan yeni dönemin çerçevesi çizildi.

Şimdi sıra siyasettedir.

Ve tam burada DEM Parti açısından ciddi bir söylem arızası ortaya çıkıyor.

Bir taraftan 27 Şubat çağrısına sahip çıkacaksınız, diğer taraftan eski dönemin siyasi jargonunu sürdüreceksiniz.

Bir taraftan silahların susmasını savunacaksınız, diğer taraftan örgütün tamamen tasfiyesini açık ve tartışmasız biçimde sahiplenmek yerine her cümlenin arkasına yeni bir “ama” ve “fakat” ekleyeceksiniz.

Bir taraftan Türkiye’de demokratik siyasetin meşru aktörü olduğunuzu söyleyecek, diğer taraftan siyaset dilinizi silahın ve örgütsel vesayetin gölgesinden bütünüyle kurtarmakta zorlanacaksınız.

Olmaz.

Yeni dönemin siyaseti eski dönemin diliyle kurulamaz.

DEM Parti’nin önündeki soru artık son derece basittir:

Silahın tamamen devreden çıktığı, örgütsel vesayetin sona erdiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı ve ortak vatandaşlık temelinde demokratik siyasetin asli aktörlerinden biri mi olacaksınız?

Yoksa eski kavramların, eski ezberlerin ve örgütsel jargonun içinde sıkışıp kalacak mısınız?

Çünkü artık silah bırakmanın pazarlığı olmaz.

Örgütün feshedilmesinin dipnotu olmaz.

Terörün sona ermesinin “aması” olmaz.

Türkiye’nin birliğinin alternatifi olmaz.

Daha da önemlisi, 27 Şubat çağrısını sürekli hatırlatanların o çağrının gereğini de aynı açıklıkla savunması gerekir. Öcalan’ın adını her fırsatta kullananlar, örgütsel tasfiyeyi ve silahsızlanmayı muğlaklaştıran bir dil kullanmaya devam ederlerse, referans verdikleri çağrıyı bizzat kendileri kadük hale getirirler.

Burada çok temel bir gerçek gözden kaçırılmamalıdır:

Terörsüz Türkiye herhangi bir partinin, örgütün veya siyasi çevrenin insafına bırakılmış bir proje değildir.

Bu artık devletin stratejik istikametidir.

Bahçeli siyasi kapıyı açmıştır.

Erdoğan devlet iradesini ortaya koymuştur.

Devlet kurumları gereğini yerine getirmektedir.

Ve millet, yarım asırdır ödediği ağır bedelin artık sona ermesini istemektedir.

Dolayısıyla hiç kimse bu tarihi fırsatı eski hesaplarla rehin alabileceğini düşünmemelidir.

Bu mesele artık bir hükümet politikası olmanın ötesindedir.

Bu bir devlet meselesidir.

Bu bir millet meselesidir.

Bu, çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağımız meselesidir.

Erdoğan ve Bahçeli’nin aldığı tarihi sorumluluk da tam burada anlam kazanmaktadır. İki lider, günlük siyasi hesapları bir kenara bırakarak Türkiye’nin sırtındaki yarım asırlık yükü kaldırmak için siyasi risk üstlenmiştir.

Şimdi DEM Parti’ye düşen, bu tarihi dönüşümü doğru okumaktır.

Önünde belki de kuruluşundan bu yana karşılaştığı en büyük siyasi fırsat bulunmaktadır: Silahın ve örgütün gölgesinden tamamen çıkarak Türkiye’nin demokratik siyasetinde meşru, sivil ve bağımsız bir aktör haline gelmek.

Bunu yapıp yapmamak kendi siyasi tercihidir.

Fakat şu artık kimsenin tercihine bırakılmayacaktır:

Türkiye terörü geride bırakacaktır.

Kimse bu süreci eski jargonla sulandıramaz.

Kimse milletin kardeşlik arzusunu pazarlık masasına süremez.

Kimse Türkiye’yi yeniden silahın, kanın ve etnik ayrışmanın karanlığına sürükleyemez.

Çünkü bu defa karşılarında yalnızca hükümet yoktur.

Devlet vardır.

Millet vardır.

Ve devlet de millet de önüne gelen bu tarihi fırsatı hiç kimseye heba ettirmeyecektir.

Terörsüz Türkiye artık bir temenni değildir.

Bir devlet iradesidir.

Bir millet talebidir.

Ve geri dönüşü olmayan tarihi bir istikamettir.

Bu istikamete omuz verenler tarihin doğru tarafında yerini alacak; eski dünyanın ezberlerine tutunarak önüne set çekmeye çalışanlar ise tarihin geride bıraktığı birer dipnot olarak kalacaktır.