Spielberg’e Haber Eyleyin Gelsin de İfşa Görsün

Abone Ol

Disclosure Day / İfşa Günü

Steven Spielberg, sinema tarihini şekillendirmiş, bilimkurgu türünün sınırlarını yeniden tanımlamış ve kazandığı sayısız ödülle rüştünü defalarca ispatlamış bir sinema dehası. E.T., Jurassic Park, Minority Report ve War of the Worlds gibi başyapıtlarla bilimkurgu sinemasının genetik kodlarını yazan yönetmen, janra olan fütüristik bakışını bugüne kadar sosyolojik bir alt metinle harmanlamayı bildi. Aslına bakılırsa, dijital bir simülasyondan ibaret olan Ready Player One çemberin dışında tutulduğunda, Spielberg 2005 tarihli War of the Worlds’ten bu yana safkan bir bilimkurgu çekmemişti. Bu hafta vizyona giren, 143 dakikalık destansı bir sinematik yolculuk vaat eden yeni filmi Disclosure Day, yönetmenin yirmi yılı aşkın bir aradan sonra uzay-uzaylı ve yakın temas meseleleri ile alt tür olarak politik-bilimkurgu gerilimine geri dönüşünü müjdeliyor. Ne var ki bu geri dönüş, sinemasal bir şölenden ziyade, demode bir anlatı dünyasının habercisi niteliğinde.

Disclosure Day, temel felsefesini insanlığın evrendeki yalnızlığı ve küresel egemenlerin büyük sırları üzerine kuruyor. Dünya devletlerinin ve özellikle Amerikan hükümetinin yaklaşık seksen yıldır insanlıktan sakladığı uzaylı temaslarını, kozmik sırları ve ele geçirilen dünya dışı teknolojilerin askeri üslerdeki muhafaza sürecini ele alan hikâye, bu büyük sırrın küresel ölçekte ifşa edilmesiyle tetiklenen kaosu, hükümetlerin panik halindeki manipülasyonlarını ve saklanan bu gerçeğin ortasında kalan insanlığın varoluşsal krizini anlatıyor. Spielberg, sızdırılan belgeler ve aniden dünyaya inen varlıklar üzerinden bir panik atmosferi inşa etmeye çalışırken, bir yandan da izleyiciyi bu bilinmezliğin ahlaki ve bürokratik dehlizlerine çekmeyi amaçlıyor.

Ancak ortada çok ciddi bir senaryo problemi var ve bu problemin baş mimarı, daha önce Jurassic Park, War of the Worlds, Mission Impossible ve Carlito's Way gibi sinema tarihine geçen muazzam metinlere imza atmış olan senarist David Koepp. Bu derece parlak bir kariyerden, böylesi tahmin edilebilir, klişelerle bezeli, vasat bir senaryoya geçiş yapmış olmak izleyici için hayal kırıklığı. Zamanımızın gerçekliğini ıskalamış görünen Koepp ve Spielberg, sınırsız verinin aktığı bu medya çağında, enformasyon çöplüğüne dönen günümüz dünyasında, seksen yıllık bir sırrın ifşasının öyle sanıldığı gibi dünyayı yerinden oynatacağı gerçeğinden çok uzaktalar. İnsanlar, neredeyse her ay "NASA yeni uzaylı görüntüleri sızdırdı" başlığıyla servis edilen haberleri ana sayfasında görüyor, göz ucuyla bile bakmadan ekranı kaydırmaya devam ediyor. Yakın zaman önce Donald Trump’ın birçok UFO ve uzaylı belgesini resmen açıklamış olması bile dünyada köklü bir zihniyet devrimi yaratmadı. Yani, temel varsayımı daha hikâyenin başında eskimiş hissi veren Disclosure Day, 2026’nın değil, 2006’nın filmi gibi duruyor. Bu sürede bilimkurgu köprüsünün altından çok sular aktı; sinema dünyası Arrival, Interstellar, Independence Day gibi türü zirveye taşıyan yapıtlar gördü. Spielberg’ün ifşa ettiğini iddia ettiği sınırlar insanlık hafızasında çoktan aşıldı. Ayrıca; koskoca bir evren tasavvuru inşa edip, iş kurtuluş denklemine geldiğinde, insanlığın kaderini belirleyecek kurtarıcı piyangosunun dönüp dolaşıp yine iki Amerikalıya vurması, olasılık biliminin iflası gibi. Serim ve düğüm bölümlerindeki dakikalarca süren kovalamaca sahnelerinin, çözüm kısmında hiçbir işe yaramadığının ve boşuna yapıldığının ortaya çıkması, hikâyenin kendi içindeki tutarsızlığını kanıtlıyor. Anlatıyı zenginleştirmek yerine yük olan gereksiz yan karakterler ve felsefi derinlikten yoksun, yapay diyaloglarsa yapımın entelektüel iddiasını zayıflatıyor. İnsanoğlunun çaresizliği ve yok ediciliğine Hansel ve Gretel ile atıf yapan film, "Mesele dünya dışı yaşama olan kitlesel bir inanç yaratmak mı, yoksa zaten buna inanmakta olan çoğunluğun önüne içi boş bir belge sunmak mı?" sorusuna ise bir cevap veremiyor.

Spielberg’ün gerilim duygusunu yaratma becerisi ve mekân kullanımındaki ustalığı kendisini hissettirse de anlatım tercihleri bu kez şaşırtıcı ölçüde güvenli sularda dolaşıyor. Tempo zaman zaman aksıyor, ritim sık sık düşüyor ve kurgu yapısı hikâyeyi ileri taşımak yerine yerinde saydırıyor. Eski dinamizminden uzak, basmakalıp bir reji tercih eden yönetmenin anlatısında özgün bir imza görünmüyor. İzleyici yorgun bir Spielberg ile karşı karşıya.

Filmin en önemli kazanımlarından biri şüphesiz Emily Blunt’ın sergilediği oyunculuk. Karakterinin şaşkınlığını ve hayatta kalma mücadelesini oldukça içten aktaran aktris; Oppenheimer, A Quiet Place, The Girl On The Train’deki başarılarını hatırlatıyor. Özellikle farklı dillerde sergilediği performans ve duygu geçişleri göz kamaştırıcı. Buna karşın, son dönemin parlayan yeteneği Josh O'Connor’ın, The Crown’daki derinlikli Prens Charles rolünden, Challengers ve La Chimera filmlerindeki katmanlı aurasından eser yok. En acısı ise Oscar ödüllü usta aktör Colin Firth’ün ruhsuz oyunculuğu. Karakterinin motivasyonsuzluğu ve Firth’ün tek boyutlu performansı seyir zevkini törpülüyor. Birkaç ay önce Michael’da son derece başarılı bir rolde izlediğimiz, karakter derinliği yaratma becerisini defalarca kanıtlamış olan Colman Domingo ise elindeki niteliksiz malzemeyi parlatmak için beyhude bir çaba harcıyor.

Teknik ve biçimsel özelliklere gelindiğinde, filmin atmosferi ve sinematografisi ilk bakışta görkemli duruyor. Ancak görsel efektler konusunda aynı olumlu tabloyu çizmek mümkün değil. Spielberg’ün Saving Private Ryan, Schindler’s List ve Lincoln başta olmak üzere neredeyse tüm başyapıtlarında birlikte çalıştığı Janusz Kaminski’nin görüntü yönetimindeki imzası dahi sıradan kalıyor. Dijital efektler ve CGI görüntüleri, günümüz yüksek bütçeli yapımlarının gerisinde. Yaratık tasarımları ise tamamen basmakalıp; sinema tarihinin eski uzaylı figürlerinin revize edilmiş kopyaları gibi duruyor. Klostrofobik araç içi takip sekansları, seyirciyi germekten ziyade teknik bir gövde gösterisi çabasından öteye geçmiyor. Set ve prodüksiyon tasarımı, mekânların kullanımı, makyaj ve kostümler türün bilinen formüllerini dürüstçe uygulasa da ortada yaratıcı bir deha pırıltısı yok. Efsanevi besteci John Williams’ın müzikleri ise teknik anlamdaki yüz aklarından biri. Filmin görsel olarak başaramadığı merak uyandırıcı ve epik duyguyu, Williams notalarıyla tek başına inşa etmeye çalışıyor.

Benzer temadaki bilimkurgularla kıyaslandığında Disclosure Day’in eksik yönleri daha net ortaya çıkıyor. Villeneuve’ün Arrival’ındaki dilbilimsel ve felsefi deha, Nolan’ın Interstellar’ındaki boyutları zorlayan kozmik derinlik, Zemeckis’in Contact’ındaki inanç sorgulaması, Peele’nin Nope’undaki insanın anlamlandıramadığı ve kontrol edemediği güçleri sömürme güdüsü, Glazer’ın Under the Skin’indeki yabancılaşma estetiği, Annihilation’ın eko-felsefi gerilimi ya da Project Hail Mary’nin esprili, bilimsel sürükleyiciliği karşısında bu film yavan kalıyor. Aslında izleyici olarak Spielberg’den, kendi geçmişindeki Close Encounters of the Third Kind’ın felsefesi ile War of the Worlds’ün dehşetini daha güçlü ve modern bir şekilde harmanlaması beklenirdi. Fakat izleyicinin karşısında ne eski keşif duygusu ve merak var, ne de görkemli bir apokaliptik kâbus…

Spielberg’ün bilimkurgu sinemasına olan tutkusu, çağdaşı Ridley Scott’ınkiyle büyük benzerlik taşıyor. Ne var ki Scott, görkemli anlatısının üzerine sürekli yeni tuğlalar koyarak türü tazelemeyi başarırken; Spielberg ne yazık ki Disclosure Day ile kendini tekrar etmekten öteye geçemiyor. Scott, Alien’dan Blade Runner’a, Prometheus’tan The Martian’a kadar aynı tür içerisinde sürekli yeni biçimsel denemeler yapmaya çalışırken, Spielberg ise geçmiş başarılarının gölgesine sığınmış gibi görünüyor. Üstelik Scott; Gladiator, Kingdom of Heaven, The Last Duel ve Napoleon gibi tarihi-epik janrda da yenilikçi ustalığını ve vizyoner reji refleksini diri tutmayı başarıyor.

Ezcümle; vaat ettiği felsefi derinlikten ve sinemasal ihtişamdan uzaklığıyla önümüzdeki Oscar yarışında adını unutturacak gibi gözüken Disclosure Day, yeni bir şey söylemeyen, sadece türün sadık ve nostalji arayan izleyicisine hitap eden ticari bir meta hüviyetinde. Spielberg, filmini sarsıcı bir tonla "Dinle" diyerek bitiriyor. İnsanlığa egolarını susturmayı, evrenin sesine kulak vermeyi ve gizlenen hakikatleri işitmeyi salık veren yönetmenin, tam da bu noktada sinemanın büyülü perdesinden sıyrılıp ideolojik duruşuna bir bakmak gerekiyor diye düşünüyorum. Siyonist kimliği ve egemen ideolojiye olan bağlılığıyla muazzam bir riyakârlığa imza atan Spielberg, siyonist yapımcıları ve onların güdümündeki Hollywood; çok uzak galaksilerden gelen, Dünya’da işkence gördüğünü iddia ettikleri yapay yaratıkların acısı için kamuoyunu ayaklandırmaya çalışırken, 75 yıldır Filistin’de yaşanan soykırıma, canlı yayında katledilen insanlara karşı kör, sağır ve dilsiz kalmayı tercih ediyorlar. Bugün asıl gözyaşı dökülmesi, çığlık atılması gereken laboratuvardaki uzaylılar değil; kundaklarda bombalarla parçalanan, hayalleri ellerinden alınan Filistinli çocuklardır. Evet, “Dinle” ama kimin çığlığını? Spielberg’ün seçici vicdanı tarafını belli ediyor. Bilimkurgu masallarını, kozmik sanrıları bir kenara bırakıp; kundaktaki bebeklerin feryatlarını, annelerin göğe yükselen çığlıklarını "dinleyin" asıl! Spielberg’e haber eyleyin, dönüp Gazze’ye baksın da ifşa görsün!