Standart proje prosedürü (SPP)

Abone Ol

Yakın siyasi tarihimizde ilk defa bir seçim siyasi amaçların ötesinde milli mülahazalar nedeniyle erkene alınmış oluyor. Türkiye’deki kurumsal siyasi yapısı içindeki önemli bir taban ve siyasi aktör de bu karara destek verdi. Bu bağlam içinde iç ve dış gelişmeleri değerlendirecek olursak 24 Nisan’da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 24 Haziran erken seçiminin “demokratik ortamda yapılamayacağı” iddiasıyla ertelenmesi çağırısı, günümüz demokratik modernizminin en tuhaf talebi olarak siyasi tarih literatürüne girdi. Tabi AB’ye gereken cevap Türkiye tarafından verildi. Ama burada asıl bilinmesi gereken husus neden AB böyle garabet bir talepte bulunabildi. En kestirmeden verilecek cevap, onlar hala Türkiye’yi eski Türkiye zannediyor olabilirler. Bir talimatlarıyla içerideki kendilerine bağımlı (!) siyasi aktörlerle Türkiye’yi dizayn edebileceklerini, hatta 18 Nisan’daki ABD-İngiltere ikilisinin Ermenistan’daki yönetimi Kadife devrimle nasıl devirdiklerini görüp Türkiye’yle ilgili iç geçirmiş bile olabilirler. Ama AB özelinde aslında bütün “Batı’nın” görüşünü yansıtan bu tür söylemlerin hiçbiri realiteyle ve Türkiye’nin gerçekliği ile örtüşmüyor. Bunu yakında anlayacaklar. Batıdaki bütün sözde tarafsız medya ortamlarında Türkiye’deki erken seçim kurgusunun tamamen ve yalnızca R. T. Erdoğan muhalifliğine ve hatta düşmanlığına dayanmakta oluğunu görüyoruz. Türk milleti hiçbir zaman liderini yalnız bırakmamıştır ve bırakmayacaktır da. Bu seçim kararını alanların ve bu kararı destekleyen siyasi aktör ve gurupların ne kadar önemli bir seçmen tabanını olduğunu görmezden gelip, Batı medyasının Sayın Cumhurbaşkanı’nı hedef almaları manidar olmakla birlikte elbette bir sonuç vermeyecektir. Bunu da yakında anlayacaklar.

Gelelim içerideki durumlara. Öncelikle seçim tarihinin erkene alınmasının meydana getirdiği şoktan muhalefetin hâlâ çıkamadığı görülüyor. Bu arada bulut sistemlerindeki bilgi transferi gibi bir anda başka yerlere transfer olan milletvekillerinin şimdilerde “geldikleri gibi gidecekleri” söyleniyor. Tabii bu durum daha sonraları da sıkça konuşulacak siyasi etik tartışmalarını da yenide gündeme taşıdı. Örneğin bu transfer milletvekillerine oy veren seçmenler, oy verip milletvekili yaptıkları kişilerin daha sonra siyasi yelpazenin tam karşısında olduğu iddia edilen başka yerlere transfer olabileceklerini biliyorlar mıydı? Belki de daha önemlisi bütün bunlar Türkiye’nin siyasi zemininde ülkenin ihtiyacı olan doğal ve zorunlu dinamiklerden mi kaynaklanıyor? Yoksa suni ve gayrimilli mi? Ayrıca henüz aday veya adaylar da ortaya çıkabilmiş değil. Ciddi bir kaotik mücadele var aslında siyasetin muhalefet tarafında. Ama belki de içerideki en ilginç durum A. Gül’ün adaylığıyla ilgili söyledikleriydi. Aslında Abdullah Gül’ün söylediklerine her kes bir yorum getirebilir ancak ne söylediğinden daha önemli olan bir husus var. A. Gül, durduğu yeri açıkça belli etti. Artık herkes A. Gül’ün bu projenin neresinde durduğunu biliyor. Durduğu yerle milli ve yerli çizgiye olan mesafenin ne kadar olduğunu milletimiz elbette takdir edecektir.

Sonuçta Türkiye’nin siyasi geçmişinde daha önceden pek çok kez uygulanmış olan; siyaseti, hatta siyaset üzerinden bütün ülkeyi dizayn edici dış kaynaklı Standart Proje Prosedürleri bu sefer tutmayacak gibi görünüyor. Ve sanırım ilk turda devletimiz yeni yönetim sistemine geçişi başarıyla sağlayacak. Zamanın bu kadar önemli olduğu günümüzde, böylesine çok önemli bir konuda zaman kaybedilmeyecek olması, en azından şuan ki görünümün bu doğrultuyu işaret etmesi, sistemimizin konjontürel değişime adapte kapasitesini göstermesi bakımından oldukça sevindirici. Dedik ya Türkiye eski Türkiye değil, Artık “Yeni Türkiye”.