TAM BIR CIA KURGUSU KURŞUN DEĞİL SENARYO

Abone Ol

Trump yine sahnede. Bu kez yalnızca kurşunların arasından çıkan adam olarak değil; Amerikan derin aklının yeniden parlatmaya çalıştığı bir proje olarak. Washington’daki silahlı panik, birkaç saat içinde sıradan bir güvenlik vakasından çıkarılıp küresel servis edilen bir mağduriyet gösterisine çevrildi. Beyaz Saray “başkan güvende” dedi, kameralar açıldı, Trump konuştu ve dünya bir kez daha aynı sahneyi izledi: hedefteki adam, kurşundan dönen lider, sisteme karşı yalnız savaşçı. Fakat bu kez görünenin arkasında yalnızca bir saldırgan değil, çok daha büyük bir akıl aranıyor. Çünkü bu kadar kusursuz zamanlama, bu kadar kontrollü kaos ve bu kadar hızlı siyasi tahkimat, spontane bir saldırının değil; servis aklıyla yazılmış bir senaryonun izlerini taşıyor.

Amerikan siyaseti kriz üretmeyi, korkuyu yönetmeyi ve tehditten iktidar devşirmeyi iyi bilir. Bu, yalnızca Trump’ın kişisel refleksi değil; Washington’un eski devlet geleneğidir. Kennedy suikastından Reagan saldırısına, 11 Eylül’den Irak yalanlarına kadar Amerikan kamuoyu defalarca aynı mekanizmayla yönlendirildi: önce korku üretildi, sonra tehdit büyütüldü, ardından lider tahkim edildi. Bu mekanizmanın mutfağında ise iki yapı hep aynı yerde durdu: CIA ve Mossad. Biri Amerikan derin devletinin görünmeyen eli, diğeri küresel krizleri fırsata çevirme ustası İsrail aklı. İkisi de yıllardır yalnızca savaşların değil, algıların da mimarı.

Trump’ın son dönemde düşen siyasi ivmesi, içeride ekonomik baskı, dışarıda İsrail yükü ve yaklaşan sert seçim iklimi düşünüldüğünde böyle bir mağduriyet sahnesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardı. Çünkü Trump yalnızca oy kaybetmiyordu; hikâye kaybediyordu. Güçlü adam anlatısı yıpranmış, sert lider imajı aşınmış, içeride çatlaklar büyümüştü. Tam bu noktada devreye eski yöntem girdi: lideri yeniden hedef tahtasına koy, onu yeniden “sistemin hedefindeki adam” haline getir, korkuyu kişisel efsaneye dönüştür. Dün gece Washington’da olan tam olarak buydu.

Burada asıl dikkat çekici olan saldırının kendisinden çok mimarisidir. Ağır silahlı bir saldırgan var ama sonuç kontrollü. Panik var ama dağılma yok. Silah sesi var ama hedefe temas yok. Kaos var ama yalnızca kameraya yetecek kadar. Trump’a zarar verecek kadar gerçek değil; Trump’ı kahramanlaştıracak kadar dramatik. Bu tür operasyonlar kaba suikast değil, rafine psikolojik harp ürünüdür. Amaç öldürmek değil; yeniden inşa etmektir. Hedef beden değil, algıdır. Ve bu dil, CIA’in Soğuk Savaş boyunca Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya kadar kullandığı “kontrollü kriz” modelinin neredeyse birebir aynısıdır.

Mossad boyutu ise daha dikkat çekici. Çünkü Trump bugün yalnızca Amerikan iç siyasetinin değil, İsrail güvenlik mimarisinin de vazgeçilmez figürlerinden biri. Gazze sonrası yıpranan İsrail imajı, Netanyahu üzerindeki baskı ve Tel Aviv’in Washington’da kaybettiği meşruiyet düşünüldüğünde Trump’ın yeniden “kuşatma altındaki lider” formatına sokulması yalnızca Amerikan iç siyaseti için değil, İsrail’in bölgesel manevra alanı için de kritik. Trump’ın mağduriyeti, Netanyahu’nun güvenlik diliyle birleştiğinde ortaya aynı denklem çıkıyor: tehdit altındaki lider, kuşatma altındaki devlet, sertleşmesi gereken güvenlik rejimi.

Bu yüzden dün gece Washington’da yaşanan hadise yalnızca Trump’a yönelik bir saldırı olarak okunamaz. Bu, aynı zamanda CIA’in korku mühendisliğiyle Mossad’ın kriz koreografisinin kesiştiği bir psikolojik harp vitrini olarak da okunmalıdır. Çünkü burada kurşunun hedefi Trump değildi; Amerikan kamuoyuydu. Amaç bir adamı vurmak değil, bir toplumu yeniden hizalamaktı. Korkuyla, panikle, tehdit hissiyle ve en önemlisi lider etrafında yeniden kenetlenme refleksiyle.

Trump yine kurtuldu. Ama bu kez mesele bir suikasttan kurtulması değil. Mesele, düşen siyasi grafiğinin bir kez daha karanlık akıllar tarafından ayağa kaldırılmasıdır. Dün gece Washington’da kurşun sıkıldı belki. Ama asıl ateş, Amerikan seçmeninin zihnine açıldı.
//// //////////

TESLİMİYET MASASI DEVRİLDİ

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın verdiği mesaj nettir: Baskıyla kurulan masa müzakere masası değildir. Abluka altında uzatılan el diplomasi değil, dayatmadır. Washington’un haftalardır inşa etmeye çalıştığı “önce sıkıştır, sonra anlaşma teklif et” oyunu Tahran’dan tek cümlelik sert bir cevapla duvara çarptı. İran, önüne konulan planı bir diplomasi paketi olarak değil; egemenliğini hedef alan siyasi bir teslimiyet metni olarak okuyor.

Trump yönetiminin kurduğu denklem aslında yeni değil. Önce ekonomik baskı, sonra askeri kuşatma, ardından diplomasi çağrısı. Amerikan aklı bunu yıllardır aynı yöntemle uyguluyor: Nefes alanını daralt, ticaret yollarını sıkıştır, limanları baskı altına al, sonra “barış” diyerek masayı kur. Fakat bu masada konuşulmak istenen şey barış değil; kimin diz çökeceği. Pezeşkiyan’ın reddettiği tam olarak bu oldu.

İran tarafı artık meseleyi yalnızca yaptırım ya da nükleer dosya olarak görmüyor. Tahran’ın okuduğu tablo çok daha açık: Bu doğrudan bir egemenlik sınavı. Çünkü baskı sürerken yapılan müzakere çağrısı, diplomasinin değil zorlamanın başka adıdır. İran’a söylenen şey açık: Önce kuşatılmayı kabul et, sonra konuş. Pezeşkiyan ise bu dili daha baştan reddetti. Çünkü bu tür masalarda anlaşma yapılmaz; yalnızca irade test edilir.

Washington’un en büyük yanılgısı burada başlıyor. İran ekonomik olarak zorlanabilir, içeride baskı hissedebilir, bölgesel denklemde daraltılabilir. Ama bu, Tahran’ın teslim olacağı anlamına gelmez. İran’ın siyasal hafızası kuşatma altında geri adım atmanın bedelini bilir. Bu nedenle baskı arttıkça geri çekilen değil, sertleşen bir refleks üretir. Pezeşkiyan’ın cümlesi bu yüzden yalnızca bir diplomatik çıkış değil; İran devlet aklının kısa ve soğuk özetidir.

Trump’ın istediği şey bir anlaşma değil, bir fotoğraf. İç kamuoyuna servis edilecek bir zafer karesi. Beyaz Saray’ın aradığı şey nükleer denge değil; “İran’ı masaya oturttuk” manşeti. Bu yüzden Washington’un kurduğu masada diplomasiden çok propaganda var. Pezeşkiyan’ın reddettiği şey de tam olarak bu siyasi dekor.

Ortadoğu’da bugün yaşanan kriz yalnızca askeri değil, psikolojik bir kuşatma savaşıdır. Bir yanda baskıyı diplomasi diye pazarlayan bir Amerika, diğer yanda o baskıyı egemenliğe yönelmiş açık müdahale olarak gören bir İran var. Pezeşkiyan’ın çıkışı, bu gerilimin hangi zeminde sertleşeceğini gösteriyor. Çünkü artık mesele yalnızca yaptırımlar değil; doğrudan devlet iradesi.

Tahran’ın verdiği mesaj kısa ama sert: Bizi sıkıştırarak değil, şartları eşitleyerek konuşabilirsiniz. Bunun dışındaki her teklif, müzakere değil teslimiyet çağrısıdır. İran o çağrıyı duymuş görünüyor. Cevabı da gecikmedi: Teslimiyet masası devrildi.