Tarih hırsızlığıyla başladı her şey

Abone Ol

Mucitler ve icatları sadece teknik sahalarda mı oluyor sanıyoruz?

Sosyal ve kültürel alanlarda, tarih yazıcılığında yapılan icatları hiç merak ettiniz mi?

Elbette meraklıları, hatta üzerine akademik çalışma yapanlar bile var.

Bende naçizane birkaç örnek verip, “Tarih İcadı” ve “Tarih Hırsızlığı” konusu üzerinden, bugün Gazze ve Orta Doğuda yaşananlara ulaşmaya çalışacağım.

İngiliz Tarihçi Eric Hobsbawm, “Geleneğin İcadı”nın ne menem bir şey olduğunu, İngiltere’nin yakın tarihinden gösterdi bize.

Aslında bizim binlerce yıldır “var” olduğunu sandığımız o görkemli şeylerin daha dün icat edildiğini, kanıtlarıyla gösterdi üstelik.

Siyaset bilimci Benedict Anderson, “Muhayyel Cemaatler” çalışmasıyla bazı sosyal yapıların, sadece zihinlerde nasıl inşa edildiğini, hayali yapıların nasıl gerçek bir görüntüyle sunulduğu çok müstesna bir anlatıyla idrakimize sundu.

Felsefeci Robert Bernasconi, “ırk icadı”nın felsefi temellerini deşifre ederken, genetik bilimci Guido Barbujani, “Irkların İcadı”nın biyolojik temellerini, genler üzerinden sarsıcı bir vuruşla yere serdi.

Buralardan bakınca şu, “Batı” denen şeyin her yerinin bir icatçılık ürünü olduğu fikrine kapılıyor insan.

Jack Goody’nin, “Tarih Hırsızlığı” olarak tarif ettiği şeyin üzerine oturan bir “Uygarlık İcadı” ile bugününe ulaşan “Batı Medeniyeti”, Martin Bernal’in, “Kara Atena”sında çok çarpıcı gerçeklerle yüzleştirilir.

Tabi önce Batılı bilim çevreleri bu gerçekleri itibar suikastına uğratmaya çalıştılar; temelden, kanıttan yoksun oldukları iddiasıyla.

Oysa bilinen ilk liman kayıtlarının bile ortaya koyduğu gerçek, Beyrut Limanı’ndan Eski Yunanistan’a giden gemilerin sadece ticari emtia taşımadığıdır.

Ne yazık ki bugün, Mısır ve Beyrut’un bir kolonisi konumunda olan Eski Yunan toplumunun ve düşünürlerinin,Mezopotamya’dan aldıklarını inkâr eden modern bir “Tarih Hırsızlığı”nın ya da “bir medeniyetin tarihine çökme”operasyonunun sonuçlarını, “icat” olarak göremeyecek kadar içselleştirmiş durumda dünya.

Daha garip olan ise tarihine çökülenlerin, tarihi çalınanların da bundan habersiz olarak, “Batı Uygarlığı”nı ya da icadını kabulleridir.

Dün tarihi, bilimi, medeniyeti hatta alfabeleri çalınanların,bugün toprakları ya da yurtları da çalınıyor.

Üstelik icatlar ile ortaya çıkan ve gerçeği yerinden eden o muhayyel inançlar ve iddialar üzerinden sağlanmaya çalışılan,“meşruiyet” naralarıyla yapılıyor bunlar.

Irk icadıyla, yurt icadıyla, din icadıyla başlayan ama bir “hakikat” olarak savunulan şeylerin kurbanı olanlar ise aslında çalınanların gerçek sahipleridir.

Tarihini savunamayınca çaldıran, nesli koruyamayınca çaldıran, toprağı koruyamayınca çaldıran zayıflık musallat olduğundan beri galebe çalan hırsızlara, ne zaman “dur” diyeceğiz ve ne zaman çalınanları geri alarak hırsızlardan hesap soracağız?

Gazze için İslam toprakları ve toplumları için ne zaman gerçek anlamda, “bizim” diyebileceğiz?

İcat çıkaranların başımıza ördüğü “yalan duvarı”nı ne zaman yıkabileceğiz?

Evet, hırsızlıkla başlayan her şeyin sonunu ne zaman getirecek ve hırsızları tarihin mahkemesinde ne zaman yargılayacağız?

Yıldırımhan’ı görünce derinden sarsılan Siyonist tarih hırsızlarından, Mescid-i Aksa’mızı ne zaman kurtaracağız?

Yoksa hâlâ, hırsızların ve icatlarının galebe çaldığı bir dünyada, "Batı niye üstün geldi? Doğu niye geri kaldı?" sorusunu -hem de Avrupa-merkezci perspektifle- sormaya devam mı edeceğiz?

Tercihler ya da bahaneler önce bizim, sonra yeni nesillerin elindedir…