TEFECİ KİM? PARAYI ALAN MI, VEREN Mİ?

Abone Ol

Türkiye’de büyük soruşturmaların neredeyse tamamında kamuoyu aynı refleksi gösteriyor.

“Parayı kim aldı?”

Oysa ceza hukukunun sorduğu soru çoğu zaman bambaşkadır:

“Parayı kim verdi?”

İlk bakışta basit gibi görünen bu soru, bazen bütün dosyanın yönünü değiştirebilir.

Haluk Levent dosyası da tam bu noktada yeni bir tartışmanın kapısını aralıyor.

Dosyaya yansıyan iddialar ve taraf beyanları doğru kabul edildiğinde milyonlarca dolarlık para hareketlerinden söz ediliyor. Bu paraların geri ödendiği, hatta faizli şekilde geri alındığı yönündeki değerlendirmeler kamuoyuna da yansıdı.

Eğer gerçekten böyleyse…

Asıl tartışılması gereken yalnızca parayı kullanan kişi değildir.

Parayı verenlerdir.

Çünkü Türk Ceza Kanunu’nun 241. maddesi, kazanç elde etmek amacıyla ödünç para verme fiilini suç olarak düzenler. Bu nedenle hukuki incelemenin yönü, yalnızca borç alan kişiye değil, borç veren kişilerin işlemlerinin niteliğine de çevrilmek zorundadır.

Bugün dosyada adı geçen isimler açısından sorulması gereken soru son derece nettir:

Bu milyonlarca dolar hangi hukuki ilişkiye dayanıyordu?

Bir ortaklık mı vardı?

Bir yatırım sözleşmesi mi?

Bir ticari finansman mı?

Yoksa bütün bunlar, faiz getirisi elde etmek amacıyla verilen ödünç paralar mıydı?

İşte cevabı aranması gereken esas soru budur.

Türkiye bu tartışmaya yabancı değil.

1980’li yılların başında yaşanan Banker Krizi, bankacılık sistemi dışında yüksek kazanç vaadiyle kurulan finans ağlarının nasıl büyük bir toplumsal yıkıma dönüştüğünü gösterdi. Binlerce kişi bir gecede birikimlerini kaybetti; kayıt dışı finansman ilişkileri devletin en önemli hukuk ve ekonomi gündemlerinden biri haline geldi.

O krizden sonra çıkarılan düzenlemelerin temel amacı şuydu:

Faiz karşılığı para verme faaliyetinin denetimsiz, kayıt dışı ve kişisel ilişkilere dayalı şekilde yürütülmesini önlemek.

Çünkü bu tür ilişkiler yalnızca iki kişi arasındaki borç ilişkisi değildir.

Vergi boyutu vardır.

Kara para riski vardır.

Kayıt dışı ekonomi riski vardır.

Suç gelirlerinin finansmanı riski vardır.

Bu nedenle dünyanın hemen her hukuk sisteminde bu faaliyetler sıkı denetime tabidir.

Türkiye’de de aynı hassasiyetle ele alınmaktadır.

Tam da bu yüzden Haluk Levent dosyasında şu sorular cevapsız bırakılamaz:

Milyonlarca dolar hangi kaynaktan geldi?

Neden banka kredisi yerine kişiler devreye girdi?

Neden bu büyüklükteki işlemler için kurumsal finansman tercih edilmedi?

Paraların geri dönüşü hangi şartlarda gerçekleşti?

Faiz ödemesi yapıldı mı?

Yapıldıysa bunun hukuki dayanağı neydi?

Bu soruların cevabı yalnızca bir kişiyi değil, para trafiğine dahil olan herkesin hukuki durumunu belirleyebilir.

Burada peşinen hiç kimse hakkında hüküm kurulamaz.

Bu, hukuk devleti ilkesine aykırı olur.

Ancak hukuk devletinin bir başka gereği daha vardır:

Hiç kimse soru sorulamaz değildir.

Hiç kimse “dokunulmaz” değildir.

Dosyada adı geçen herkes için aynı hukuk uygulanmalıdır.

Siyasetçi de olsa…

Sanatçı da olsa…

İş insanı da olsa…

Hayırsever olarak tanınsa da olsa…

Kanun aynı kanundur.

Bugün kamuoyunun beklediği şey de tam olarak budur.

Dosyadaki para trafiğinin hiçbir önyargıya kapılmadan, hiçbir isme ayrıcalık tanınmadan ve hiçbir ilişki ağı gözetilmeden sonuna kadar incelenmesi.

Çünkü adaletin terazisi, ancak herkesi aynı ölçüyle tarttığında güven verir.

Ve belki de bugün dosyanın en önemli sorusu şudur:

Bu milyonlarca dolar gerçekten bir “borç” muydu, yoksa hukuk önünde bambaşka bir anlam mı taşıyordu?

Bu sorunun cevabını verecek olan ne sosyal medya ne de köşe yazarlarıdır.

Cevabı; delilleri toplayacak savcılık, hukuki nitelendirmeyi yapacak mahkemeler verecektir.

Ama o soruyu sormak…

Gazeteciliğin de, hukuk devletinin de vazgeçilmez görevidir.

CHP’NİN KÜRSÜSÜNDE YENİ PARTİ İLAN EDİLMEZ

Siyasette bazı davranışlar vardır ki, kanunlara aykırı olmayabilir ama siyasi ahlaka aykırıdır.

Özgür Özel’in yeni partinin kuruluşuna ilişkin en güçlü mesajlarını CHP Grup Toplantısı’nda vermesi de bunlardan biridir.

En hafif ifadeyle…

Ayıptır.

Çünkü o kürsü, yeni bir partinin kürsüsü değildir.

O kürsü, yüz yılı aşan tarihiyle Cumhuriyet Halk Partisi’nin kürsüsüdür.

Orası, CHP milletvekillerinin, CHP üyelerinin ve CHP’ye oy vermiş milyonlarca seçmenin kürsüsüdür.

Yeni bir siyasi hareketin tanıtım sahnesi değildir.

Bugün Özgür Özel’in yaptığı tercih, aslında siyasette uzun yıllardır tartışılan başka bir soruyu yeniden gündeme getirdi:

CHP yönetiliyor mu, yoksa tasfiye mi ediliyor?

Eğer gerçekten yeni bir parti kurulacaksa…

Bunun yeri CHP Grubu olamaz.

Önce partinizden ayrılırsınız.

Sonra yeni partinizin tabelasını asarsınız.

Basının karşısına geçer, programınızı açıklarsınız.

Millet de sizi dinler ve kararını verir.

Demokrasinin usulü budur.

Türkiye siyasetinde bunun sayısız örneği vardır.

Süleyman Demirel, Adalet Partisi’nden kopuşların yaşandığı dönemlerde yeni hareketler eski partinin kürsüsünden ilan edilmedi.

Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları Fazilet Partisi’nden ayrılıp AK Parti’yi kurarken, Fazilet Partisi’nin grup kürsüsünü yeni partinin lansman alanına çevirmediler.

Meral Akşener, MHP’den ayrıldıktan sonra İYİ Parti’yi MHP grubunda ilan etmedi.

Ali Babacan DEVA Partisi’ni AK Parti grup toplantısında açıklamadı.

Ahmet Davutoğlu Gelecek Partisi’ni AK Parti kürsüsünden duyurmadı.

Çünkü bütün bu isimler şunu biliyordu:

Bir siyasi partinin kürsüsü, o partinin namusudur.

Oraya çıktığınızda sadece kendinizi değil, o partiyi temsil edersiniz.

Bugün CHP Grubu’nda yaşanan tablo ise bambaşka bir görüntü verdi.

Sanki CHP artık başlı başına bir siyasi parti değil de, yeni kurulacak hareketin bekleme salonuymuş gibi…

Sanki o kürsü, CHP’lilerin değil de yeni partinin kürsüsüymüş gibi…

Oysa milyonlarca seçmen oyunu olası bir “yeni partiye” değil, Cumhuriyet Halk Partisi’ne verdi.

O grubun oluşmasını sağlayan irade CHP seçmenidir.

Bu yüzden o kürsünün de bir emanet olduğu unutulmamalıdır.

Siyasette emanet kavramı çok önemlidir.

Emanet, sahibinin bilgisi ve rızası dışında başka bir amaç için kullanılamaz.

CHP’nin grup kürsüsü de böyledir.

Eğer artık siyasetinizi başka bir çatı altında yapmaya karar verdiyseniz, bunun da bir siyasi ahlakı vardır.

Önce ayrılırsınız.

Sonra yeni yolunuza çıkarsınız.

Eski evinizin salonunda yeni evinizin açılışını yapmazsınız.

Belki hukuk buna bir şey söylemez.

Ama siyaset sadece hukuk değildir.

Siyaset aynı zamanda nezakettir.

Vefadır.

Kurumsal hafızaya saygıdır.

Ve en önemlisi…

Milletin verdiği emanete sadakattir.

Bugün tartışılması gereken yalnızca yeni bir partinin kurulması değildir.

Asıl tartışılması gereken, o partinin daha ilk adımını atarken hangi siyaset anlayışını tercih ettiğidir.

Çünkü başlangıçlar önemlidir.

İlk adım, çoğu zaman yolun geri kalanını da tarif eder.