20. yüzyılda Mesihçi Batınîlik ve 15 Temmuz
15 Temmuz acıların, ihanetlerin, ihtidanın, mehdici, aklını efendisine kiralayan heretik batınî dindarlığın ayaklanmaya teşebbüs ettiği tarih. Üzerinden altı yıl geçti. Her birimizin yüreğine kor ateşler bırakan bir ihanetin günü. Sadece sonuçları üzerinden yaptığımız analizlerle ve meseleyi darbeye teşebbüs eden grupla sınırlı tutarak benzer ve paralel oluşumları, kaynaklarını, dini yaşama biçimlerini görmezden gelmeye devam edersek Müslümanlara ve son dinin kitabına ihanet ederiz. Miladî 13. asırda paralel bir inanış sistemine dönüşen ve “dinde tecdid, her asırda beklenen kutup” meseli, 19. yüzyıldan itibaren Asya-Hint bölgesinde yeniden yorumlanarak ve dönüştürülerek mesihçi - mehdici bir anlayışa evrildi ve Müslümanları, aklını efendilerine emanet etmeye yönlendiren heretik/ezoterik din-darlığa dönüştü. Bu yapılanmanın kaynakları ve eğitim sistemi ile işleyişi göz ardı edilerek yapılacak hiçbir değerlendirme ve Müslümanca bir kimlik arayışı toplumu, İkbal’in “kaç bu Müslümanlardan, sığın Müslümanlığa” ve Mehmet Akif’in deyişiyle “Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile!” noktasına taşımayacaktır.
Farklı isimlerle kutsanarak yüceltilen batıni dindarlık, Kuran’ın “ed-din” olarak tarif ettiği inanç sistemin alternatifi kılındı ve heretik gelenek üzerinden bir ruhban sınıfı üretildi. Kutsallık atfedilen kavramlaştırılmış dini literatürle tarif edilen cemaat ve grupların liderleri en masum biçimiyle peygamberlere özgü ismet sıfatı ile peygamberlerle eşitlendiler. Kimileri de şefaat terimi ile onları peygamberlerle eşitlerken; içlerinden bir kısmı onların şefaat etmelerine bile gerek olmadığını ve [Allah’ın yargılaması ve adaleti hususunda akıl sahiplerini düşündüren ve adeta şüpheye sevk eden, efendilerini daha adil ve merhamet sahibi ilan eden bir anlayışla] diledikleri ‘müridi’, cehennem kapısından almaya veya ‘kibrit kutusunda sırattan geçirmeye’ muktedir olduklarına inandırdı. Bu paralel dine mensup gruplar FETÖ’den önce de Müslümanları zihnen köleleştirmişlerdi; çünkü F.G.’nin yetiştiği cemaatin ‘kutsal metinleri’nde metnin müellifi: "Bunları ben yazmıyorum, bana yazdırılıyor" ve "Bu günlerde bana ihtar edildi ki... " gibi ifadeler yer alıyor. F. G.'nin fikri hayatının alt yapısını oluşturan bu eserin bir başka yerinde Kuran'a nispetle "yirmi üç yılda tamamlandığı" yazılıdır. Bu ve benzeri ifadeler içeren eserlerle ve cemaatlerle yetişen melez meşrep ve kimlikli meczupların mehdilik iddiasında bulunmalarından daha doğal ne olabilir?
Bu ezoterik/ batınî gelenek ve inanış Müslüman dünyada 13. yüzyılda ortaya çıkar ve kısa zamanda yaygınlaşır. Çoğunlukla rüya ve benzeri argümanlar üzerinden efsunlu bir veçheye büründürülerek aktarılır. Bu ve benzeri inanışlar, yaşama tercihleri bir kültür olarak kabul edilse bile bunun merdiven altından çıkarılarak şeffaf ve izlenebilir birer kuruma dönüşmeleri temin edilmeli, ekonomileri ve para ilişkileri takip ve denetlenebilir hale getirilmelidir. Akademi, diyanet ve ilahiyat fakülteleri bu meselelere kör ve sağır kalarak, görmezden gelerek meseleyi ortadan kaldıramayacaktır. F.G. zihniyeti mesiyanik ve heretik gruplar içinde yaşamaya devam ediyor. Bunlar kim? Tarifini eserinin kendisine ilham edildiğini ve kendisinden olmadığını yazan İbn Arabî yapıyor: Ona göne bunlar “ashâb-ı kulûb yani hakikat, tahkik, müşâhede ve mükâşefe ehli, âbid, zâhid ve sûfî" kişilerdir.
O Gece
Birkaç arkadaşla Üsküdar’da çay içmiş, 20,30 civarında dağılmıştık. Taksi ile Ümraniye’ye dönerken Boğaziçi Köprüsü’nün tanklarla kapatıldığı haber bültenlerine düştü. Anlaşılmaz bir biçimde güvenlik tedbirlerinden bahsediliyordu. İç güvenlik için tank kullanıldığına dair hiç bir bilgiye vakıf değildim. 12 Eylül Darbesi’ne tanık olmuş biri olarak bunun komik olduğunu düşündüm. Ankara ve İstanbul’da ulaşabildiğim pek çok arkadaşı aradım. Her şey muğlaktı. Bir süre sonra darbe girişimi olduğu anlaşıldı ve insanlar akın akın köprüye yürümeye başladı. Çamlıca üzerinden alçaktan uçan uçakların gürültüleri içinde Erol Olçuk’un yaralı olduğu bilgisi geldi.
Erol bir serdengeçtiydi. Ne zaman nerede karşılaşacağınız çok bilinmezdi. Bir anda en az iki düğmesi açık yakasıyla bitiverirdi. Göğsü açık, gönlü açık, eli açık, zihni açık ve sözü açık serdengeçtinin cesareti ve yürekliliği de apaçıktı.
Eylem adamıydı Erol. Yine o heyecanıyla ve doğal haliyle gitmiş olmalı köprüye. Ülkenin darbeye değil, huzura ve birlikte yaşamaya ihtiyacı olduğunu anlatmaya gitmiş olmalı. Bunu bilmiyoruz; çünkü Erol öngörülebilir biri değildi. Uzun zamandır beklenmedik zamanlarda beklenmedik fikirlerle Türkiye’de siyasal reklamın tarihini şekillendirmiş bir iletişimciydi.
“Erol ve evladı vuruldu” haberi, dayanılması ve tarifi imkânsızacıların uçak gürültülerini uğultuya dönüştürdüğü andı. Boğaziçi Köprüsü’nde Erol ve pek çok insan, milleti ve ülkeyi savunmak için alınan silahlarla kalbi kaskatı ve aklı bir meczuba kiralanmış üniformalı hainler tarafından şehit edildiler.
Erol Olçuk her konuda olduğu gibi yine en ön safta yerini almış, öncülere nasip olan şehadetle tanışmıştı; ülkesinde, insanları ülkesini sevdiğine inandıran ‘din-dar’ bir çete tarafından. Ne büyük çelişki. Melez kimlikleriyle din-dar ve muhafazakâr görünen ve ‘alnı secdeye değen’ çete, ülkesi insanlarını yargısız kurşuna dizerek infaz ediyordu.
“Kişi yaşadığı gibi ölür” sözü Erol’a uygun düşerdi. O da öyle yaptı. Erol namluya sürülmüş bir fişek olarak kalmadı, tetiği düşürülmüş mermi hızında yaşadı. Ve hayat oyununu en sahici şekilde oynadı dünya sahnesinde. Oyunun son perdesindeki mükemmel final, geride kalanlara destansı bir hikâye olarak kaldı.
İnsanlar eylem adamı Erol Olçuk’un ülkesine darbe yapmaya çalışan kiralık akıl sahiplerine karşı yapılan bir eylemin ön safında köprüde oğluyla can verdiğini anlatacaklar. İletişim fakültelerinde hocalar, Erol ve ekibinin hazırladığı reklamları öğrencilere gösterip samimiyetin, kahramanlığın, vatan sevgisinin(…)nasıl destansı bir dille, görsel dile aktarıldığını anlatacaklar.
Kelimeler bazen yetersiz kalır. 2011’de Özhan Eren’le hazırladıkları kampanya şarkısı ne kadar da kalplere dokunmuştu? “Aynı yoldan geçmişiz biz / Aynı sudan içmişiz biz / Yazımız bir, kışımız bir”di. Erol fazladan şehadet şerbeti içerek ve oğlunun elinden tutarak gitti. Ona ve tüm şehitlere rahmet olsun.