Değerli dostlar, değerli okuyucular;
Terörsüz Türkiye sürecinin baş mimarı, bu süreci ilk gündeme taşıyan, her türlü siyasi riski göğüsleyen ve en ağır eleştirilere rağmen kararlılıkla arkasında duran kişi Sayın Devlet Bahçeli’dir.
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan da bu sürece sahip çıkarak devletin tüm kurumlarını, güvenlik birimlerini ve bürokrasisini harekete geçirmiş, Cumhur İttifakı’nın en önemli projelerinden birinin hayata geçirilmesini sağlamıştır.
Ben inanıyorum ki bu süreç başarıya ulaşacaktır.
Öncelikle bazı gerçekleri net biçimde ortaya koymak gerekir.
Terörsüz Türkiye sürecinde anayasal bir değişiklik yapılmış değildir. Herhangi bir taviz verilmiş değildir. Özerk bölge tanımı yapılmış değildir. Devletin üniter yapısını zedeleyecek hiçbir adım atılmış değildir.
Tam tersine, yıllardır ülkemize kan ve gözyaşı yaşatan terör örgütü faaliyetlerini durdurduğunu ve kendisini feshettiğini açıklamıştır.
Bu süreçte Sayın Devlet Bahçeli; İsrail’in etkisi altında olduğu yönünde iddialar bulunan Mazlum Abdi veya Kandil’deki örgüt yöneticileriyle değil, yıllardır örgüt çevrelerinin “önder” olarak tanımladığı ancak bugün Türk Devleti’nin adaleti altında bulunan Abdullah Öcalan üzerinden örgütün tasfiye edilmesine yönelik stratejik bir yaklaşım ortaya koymuştur.
Çünkü mesele sanıldığı kadar kolay değildir.
Türkiye’de terörün tamamen sona ermesini istemeyen çevreler vardır. İsrail istemez, Fransa istemez, Yunanistan istemez, Amerika Birleşik Devletleri istemez diyenlerin dayandığı temel gerekçe, bazı uluslararası aktörlerin bölgede istikrarsızlıktan fayda sağladıkları yönündeki değerlendirmelerdir.
Bu nedenle yürütülen mücadele yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve psikolojik bir mücadeledir.
Terör sadece dağda ve bayırda terörist avlayarak bitirilmez. Geçmişte İngiltere ve İspanya örneklerinde görüldüğü üzere, stratejik ve psikolojik üstünlük kurularak da terör örgütleri tasfiye edilebilir.
Devlet Bahçeli’nin yaptığı da tam olarak budur.
Devlet, terör örgütünü silahla ezebilecek güce zaten sahiptir. Ancak asıl hedef, terörün yeniden filizlenemeyeceği bir zemini oluşturmaktır.
Bugün Türkiye’de milyonlarca Türk ile Kürt akraba olmuştur. Aynı mahallede yaşamaktadır. Aynı sofraya oturmaktadır. Aynı bayrağın altında geleceğini kurmaktadır.
Bu ülkede bir Kürt sorunu değil, bir PKK terör sorunu vardır.
Biz et ile tırnak gibiyiz.
Devlet de bugün bu sorunu kalıcı olarak ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.
İşte tam bu noktada Ahmet Türk gibi isimlerin kullandığı dilin dikkatle değerlendirilmesi gerekir.
Yıllarca milletvekilliği yapmış, belediye başkanlığı yapmış, devletin sağladığı bütün demokratik imkanlardan yararlanmış, önemli servetlere ve imkanlara ulaşmış kişilerin hâlâ ayrıştırıcı ve bölücü bir siyaset dili kullanması millet vicdanında karşılık bulmamaktadır.
Normal şartlarda torunlarıyla huzurlu bir emeklilik hayatı yaşayabilecek insanların, yıllarca ekmeğini yediği devlete ve millete karşı ayrıştırıcı bir dil kullanması kabul edilemez.
Milletin verdiği imkanlarla yükselip, sonra dönüp milletin birliğine zarar verecek söylemler geliştirmek doğru değildir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey ayrıştırıcı siyaset değil, birlik siyasetidir.
Allah’ın izniyle devletimiz terörü bitirecek, ardından bu sorundan beslenen başka problemleri de ortadan kaldıracaktır.
Bu nedenle Terörsüz Türkiye sürecini baltalamaya çalışanlara, toplumsal huzuru bozacak açıklamalar yapanlara ve ayrıştırıcı dil kullanan siyasetçilere karşı dikkatli olunmalıdır.
Özellikle Ahmet Türk’ün son dönemdeki açıklamalarının ve ortaya koyduğu siyasi tavrın, Terörsüz Türkiye hedefi açısından ,Sürece zarar veren bir açıklama olarak ,dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Son sözüm değişmez;
Allah vatana, millete ve devlete zeval vermesin.
Vesselam.