"20. yüzyıl bize ne bıraktı?"
Yakın dönemde 20. yüzyılı ve getirdiği bir dizi önemli olay ve gelişmeyi geride bıraktık. 20. yüzyıl yıkım, ölüm, yeniden inşa ve teknoloji için bir dönüm ve dönüşüm çağı oldu. İnsanlık, bu yüzyılda kaydettiği büyük ilerlemelerin yanı sıra toplu ölüm araçları da yaptı, teknoloji alanında devrim niteliğinde buluşlara da imza attı; toplumsal, siyasî ve ekonomik bakımdan büyük sıçramalar kaydetti ve aynı ölçekte yıkımlara maruz kaldı.
20. yüzyıl nesli, iki dünya savaşının yaşandığı ve ilk savaştan sonra dünya tarihinin en önemli üç imparatorluğunun tarihten silindiği bir asırda yaşadı. Osmanlı, Alman-Macar ve Rusya! İkinci savaş sırasında Avrupa coğrafyası ve Japonya dünya tarihinin en kirli kimyasal atıklarıyla kirletildi ve 45-60 milyon civarında insan katledildi ve/veya yerinden edildi. Ve 20. yüzyılda sosyal adalet, eşitlik, hakça paylaşım iddiasıyla kurulan Sovyetler Birliği, devlet mekanizmasını yeryüzünde benzeri görülmemiş bir zulüm aleti hâline getirdi. Farklı din, dil ve etnisitelere mensup bütün kültür ve inançlara savaş açtı. Kamu imkânlarını kullanan Sovyetler Birliği’nin kurduğu dikta anlayışı, insanlığı tek tipleştirmenin bir örneği olarak bir asır yaşayamadan tarih oldu.
İkinci Dünya Savaşı’nı sonlandıran nükleer, atom bombaları Japon İmparatorluğu’nun yeni bir kimlik ve anlayışla dünya sahnesinde yükselişinin başlangıcı oldu. Seçkin ırk iddiasıyla dünyayı ateşe veren, sanayisi ve kültürel varlıklarıyla tarihten silinen Almanya, yeni bir başlangıç yaparak yükselişin gözde örnekleri arasında yerini aldı.
Birleşmiş Milletler, kendilerini ayrıcalıklı kabul eden beş devletin ideallerinin bir savunucusu olarak kuruldu. Özellikle Osmanlı bakiyesi olarak kabul edilen coğrafyada ve komşu coğrafyalarında masa başında kurulan devletçiklerde istikrar ve huzur ortamı sağlanamadı. Çünkü devlet geleneğinden mahrum bu devletler, BM’nin egemen beşlisinin çıkar çatışmaları alanları olarak 20. asrı yaşadı. Balkanlar, Mezopotamya, Hint Yarımadası’nın kuzeyi ve Afrika’ya bu bağlamdan bakmak, yeterli veri temin etmemize imkân sağlar.
Osmanlı mirasından neşet eden Türkiye, yeni kimlik ve arayışlarıyla ve tüm muhalif girişimlere rağmen bir asrı geride bırakmak üzere. Çanakkale direnişiyle, Anadolu’da yeniden ayağa kalkarak kurulan ve hiçbir komşusunun bir karış toprağında gözü olmayan Türkiye, emperyalist güçlerin kontrolündeki terör gruplarının vekalet savaşlarının hedefi hâline getirildi. Öyle ki son zamanlarda ambargolarla müttefiklerin(!) Türkiye’ye vermedikleri silahlar, teröristlerle yaşanan çatışmalarda ele geçirilmeye başlandı. Kendileri tarafından üretilen “dinci” terör örgütleriyle mücadele etmek üzere(!) sınırlarımıza yerleşen NATO müttefikimiz ülke, meşru müdafaamızı yapmak üzere terör yuvalarına yönelen insansız hava araçlarımızı düşürebilmektedir. Bu 20. yüzyıl alışkanlıklarının, 21. asırda da sürdürülmek istendiği mesajını vermesi bakımından oldukça önem arz etmektedir.
20. yüzyılı geride bıraktığımız ve “Türkiye Yüzyılı”nın başında durduğumuz zamanlardayız. 21. yüzyılı inşa edecek nesil, yaşanan tarihî ve jeopolitik mirasın kodlarını öğrenerek, analiz ederek ve analitik bir hafıza ile yeniden değerlendirerek kendisini hazırlamak zorundadır. Bunun için eğitim süreçlerindeki nesil, kültürel asimilasyon ve kimlik dezenformasyonlarından arındırılarak doğru bir inanç, medeniyet, kültür ve tarih bilgisine ulaşacağı eğitim altyapısı ile buluşturulmak zorundadır. Batı etimolojisinin dayattığı “karanlık Orta Çağ” efsanesinin bin yıllık tarihî birikimimize saplanan bir hançer olduğu gerçeğini öğretmek zorundayız. Bunun için eğitim-öğretimde yeni ve yerli bir bilgi tasnifine, tarih anlayışına ihtiyacımız var. Selçuklu, Osmanlı, Babür devletlerini ve Türkiye’nin kuruluş hikâyesini doğru öğretecek kadrolara ihtiyacımız var! Muallim meselesini çözmeyen bir Türkiye, her geçen ve geciktirilen zaman aralığında 21. asır ideallerinden uzaklaşacaktır.
Bu ülkede, bu ülkenin tarihini bilmeyen, bilenlerin de aktarmadığı bir tarihimiz var. Kafkas İslam Ordusu'nu, Kût'ül-Amâre Kuşatması'nı kaçımız biliyoruz ve ne zaman bunları öğrendik? 18 Mart 1915 tarihinde, bu günlerde müttefik olduğumuz devletlere karşı direndiğimiz Çanakkale Deniz Savaşlarındaki başarılarından dolayı "18 Mart Kahramanı" ünvanını alan cephe komutanı Cevat Çobanlı Paşa'dan kaçımız haberdarız? 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 1980 darbesi ve 28 Şubat postmodern darbesi ile 15 Temmuz kalkışmasında “itidal” tavsiye eden müttefikimiz(!) konusunda sahiden yeterli donanım ve bilgiye sahip mi çocuklarımız?