Sosyal medyada Türkiye’yi İsrail’le savaşa sürükleme kışkırtmaları hat safhada. Paskalya kutlamalarında Türk bayrağı ve Hulusi Akar posterinin yakılması iddiası sosyal medyada servis edilirken buna benzer birçok kışkırtıcı provokasyonlar bolca deneniyor.
Buradaki diğer can alıcı nokta, iki kepaze, kan emici, çocuk ve sivillerin katili insan (Trump, Netanyahu) dünya toplumlarının gözünün içine baka baka kendi pislik ve iğrençliklerinin üzerini örtmek için savaşlar çıkarıp, kanlar akıtıp, suçlarına kendilerince haklı bir sebep yaratmanın arsızlığını devam ettiriyorlar.
Her ne kadar toplumlar milyonlar olup dünyanın birçok yerinde meydanlara dökülüp tepki eylemleri yapsa da bu gözü dönmüş ruh hastası liderler hastalıklı davranışının hızını kesmiyor.
Ama toplumların şu gerçekle yüzleşmesi de kaçınılmaz bir gerçek; Sandıkta kullandığımız oyları ego ya da kandırılmışlıkla kullanmanın dönüşü böylesi tehlikeli sonuç yaratabiliyor. Bu gerçekle yüzleşmemiz kaçınılmaz…
Neymiş o zaman? Sandıktaki oyların şakası olmazmış. Olursa “Kaş yapalım derken göz çıkarmış.”
İzmir, Bursa, Türkiye’nin birçok il ve ilçelerindeki muhalif belediyelerin, bırakın ülkeyi yönetmeyi, belediyeleri yönetemeyip, buradaki kitleleri hizmetten yoksun bırakanlara ülkenin teslim edilemeyeceği gerçeğiyle de yüzleşmek kaçınılmaz.
Ortadoğu’daki kanın bize sıçramamasını sağlayanlara, bunu başaranlara sahip çıkma gibi bir mecburiyetimiz var, eğer derdimiz tam bağımsız ve güçlü bir Türkiye ise…
*
Gelelim Türkiye’nin korkutan yükselişine…
Türkiye, küresel dengelerde artık sadece izlenen değil, pozisyon alınan bir güç haline gelirken, bu yükseliş dışarıda “rahatsızlık”, içeride ise “sorumluluk” üretiyor.
Haliyle dünya değişiyor. Ama bu kez mesele sadece güç dengelerinin yer değiştirmesi değil. Algılar değişiyor. Gücün tanımı değişiyor. Ve en önemlisi, Türkiye’ye bakış köklü biçimde değişti.
Dün “bölgesel aktör” olarak tarif edilen Türkiye, bugün küresel masalarda hesabı yapılan, pozisyonu önceden analiz edilen bir ülke haline geldi.
Türkiye’nin bu dönüşümü yalnızca takdir üretmiyor. Aynı zamanda rahatsızlık, tedirginlik ve belirsizlik de üretiyor.
Bugün dünyanın farklı başkentlerinde, farklı masa başlarında aynı soru dolaşıyor:
“Türkiye’ye neler oluyor?”
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Çünkü Türkiye artık tek bir gözle tanımlanabilecek bir ülke değil. Kimileri için Türkiye, artık bekleyen değil yön çizen bir aktör. Kimileri için bölgesel dengeyi zorlayan, oyunu kurallarıyla oynayan bir güç. Kimileri için öngörülemez ama hesaba katılması zorunlu bir ortak.
Kimileri için ise dikkatle izlenmesi gereken stratejik bir değişken.
Türkiye etrafında oluşan algı değişti ve genişliyor. Bu algı değişimi aynı zamanda dış ülkelerde “korkuya” dönüşüyor.
Burada iki ayak var: Bu rahatsızlık Türkiye’nin gerçek gücünden mi kaynaklanıyor? Yoksa Türkiye’nin nereye evirileceğinin tam olarak kestirilememesinden mi?
Çünkü güç sadece sahip olunan şey değil, aynı zamanda nasıl algılandığınızdır.
Bence asıl hikâye kimin neyi nasıl gördüğünden çok kendi içimizde neyin nasıl görünüp ne kadar doğru okunduğunda.
Yani asıl mesele İçeride. Geçmiş bize şunu çok net gösterdi: Hiçbir büyük güç yalnızca dış baskılarla zayıflamıyor. Her büyük yapı önce kendi iç yükü altında yorulur.
Liyakat zayıfladığında…
Ekonomi kırılganlaştığında…
Toplum kutuplaştığında…
Kurumlar kişilere bağımlı hale geldiğinde…
Devlet mekanizması güçlü görünse bile içeriden ağırlaşmaya başlar. Bu ağırlaşma çoğu zaman sessizdir. Bir çöküş gibi değil, bir yorgunluk gibi ilerler.
Ve kırılma noktası da şurasıdır: Büyüyüp güçlenme ülkede yaşayan insanlar tarafından doğru ve sağlıklı okunmadığında sistem haliyle kendini taşıyamaz hale gelir.
Bugün ülkem tam da bu çizginin üzerinde duruyor. Bir yanda büyüyen, bölgesel ve küresel ölçekte etkisi artan bir güç, diğer yanda bu gücü taşıma, yönetme ve sürdürebilme sınavı.
Çünkü meselemiz artık ve sadece büyümek değil. Asıl mesele, büyümeyi sürdürülebilir kılmak.
Dış ülkelerdeki analizler ise giderek daha tanıdık sorular etrafında dönüyor:
“Türkiye ne kadar ileri gidebilir?” “Bu güç nasıl dengelenir?” “Kim nasıl pozisyon almalı?”
Ama bu soruların hiçbiri nihai cevabı üretmiyor. Çünkü cevap dışarıda değil.
Ne Washington verir bu cevabı, ne Brüksel, ne Moskova, ne Tel Aviv, ne Pekin.
Bu sorunun cevabı tek bir yerde yazılı… Ankara’da.
Eğer, Güç adaletle dengelenirse, liyakat yeniden sistemin merkezine yerleşirse, ekonomi, üretim ve güven üzerine inşa edilirse, toplum kutuplaşmadan ortak bir zeminde buluşabilirse, Türkiye sadece güçlü bir ülke olmaz, aynı zamanda kalıcı bir güç haline gelir.
Ama güç eleştiriyi bastıran bir yapıya dönüşürse, kurumlar zayıflayıp kişiler güçlenirse, Gerçekliğin yerini işe gelinenin anlatılmasına dönüşürse, işte o zaman bu yükseliş ciddi bir çöküşe dönüşür.
Türkiye bir eşikte duruyor. Bu eşik ne sadece ekonomiyle ilgili, ne dış politikayla, ne de güvenlikle. Ya büyük güç olmanın ağırlığını taşıyıp onun gerektirdikleri gibi davranacağız ya da o ağırlığın altında ezileceğiz...
Kaçınılmaz tek gerçeğimiz, bu nokta gelmiş bir Türkiye’ye ve getiren liderine siyasete alet etmeden sahip çıkmak…