TÜRKİYE’SİZ MASA KURAMAZSINIZ

Abone Ol

7 Ağustos 2026’da Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasına yalnızca yeni bir askerî işbirliği olarak bakarsak, büyük resmi kaçırırız.

Anlaşmanın en dikkat çekici hükmü son derece açık: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçünün tamamına yapılmış sayılacak.

Elbette henüz cevap bekleyen sorular var. Otomatik askerî müdahale nasıl işleyecek? Müşterek komuta kurulacak mı? Kuvvet tahsisleri nasıl yapılacak? Bu nedenle bugünden “İslam NATO’su kuruldu” demek erken.

Ama bir gerçek tartışılmaz:

Ortadoğu ile Güney Asya arasında yeni bir güvenlik denklemi kuruluyor ve Türkiye bu denklemin merkezinde.

Masadaki üç ülke birbirini tamamlıyor.

Suudi Arabistan büyük mali kaynaklara ve enerji gücüne sahip.

Pakistan büyük ordusu ve nükleer kapasitesiyle önemli bir askerî güç.

Türkiye ise masaya çok daha farklı bir değer getiriyor:

NATO tecrübesi, operasyonel kapasite, gelişmiş savunma sanayii, askerî doktrin ve benzersiz jeopolitik konum.

Türkiye zaten NATO’nun en büyük askerî güçlerinden biri. Fakat Ankara’nın son yıllardaki yükselişini yalnızca ordunun büyüklüğüyle açıklamak mümkün değil.

Asıl dönüşüm savunma sanayiinde yaşandı.

Türkiye’nin savunma ve havacılık ihracatı 2025’te 10 milyar dolar sınırını aşarak tarihî seviyeye ulaştı. Türkiye artık yalnızca kendi güvenliği için silah üreten değil, başka ülkelerin güvenlik sistemlerini besleyen bir devlet.

Mekke’de aynı masaya oturduğumuz Pakistan’a MİLGEM korvetleri ürettik.

Suudi Arabistan’a Bayraktar AKINCI sattık; teknoloji transferi ve ortak üretim süreçleri başlattık.

Yani Mekke’de birbirini yeni keşfeden üç ülke yok.

Yıllardır savunma alanında birlikte çalışan üç devlet, bu ilişkiyi artık daha üst bir siyasî ve askerî çerçeveye taşıyor.

Türkiye açısından asıl önemli nokta ise şu:

Ankara bu anlaşmaya güvenlik arayan bir ülke olarak değil, güvenlik üreten bir ülke olarak giriyor.

Türkiye zaten NATO üyesi.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nı “Türkiye yeni bir güvenlik şemsiyesi buldu” diye okumak yanlış.

Tam tersine Türkiye, Batı güvenlik sistemindeki yerini korurken aynı anda kendi bölgesindeki yeni güvenlik mimarisinin de kurucularından biri oluyor.

Stratejik özerklik dediğimiz şey budur.

Başkasının kampına girmek değil.

Yeni masaların kurulmasında söz sahibi olmak.

Üstelik zamanlama da son derece çarpıcı.

7-8 Temmuz 2026’da NATO liderleri Ankara’da toplandı.

Aradan yalnızca bir ay geçti.

7 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan Mekke’de Suudi Arabistan ve Pakistan’la ortak savunma anlaşmasına imza attı.

Şu fotoğrafı iyi okumak gerekiyor:

Temmuzda NATO Ankara’ya geldi.
Ağustosta Ankara Mekke’de yeni güvenlik düzeninin kurucu masasına oturdu.

Bu iki gelişme birbirinin alternatifi değildir.

Tam tersine Türkiye’nin ulaştığı diplomatik hareket alanının göstergesidir.

Türkiye artık aynı anda Washington’la, Brüksel’le, Moskova’yla, Körfez ülkeleriyle ve Asya’daki ortaklarıyla konuşabilen ender devletlerden biri.

Üstelik bunu yalnız diplomasiyle değil, arkasındaki askerî ve teknolojik kapasiteyle yapıyor.

Türkiye ile Pakistan arasındaki güvenlik işbirliğinin tarihsel bir geçmişi de var.

1955’te kurulan Bağdat Paktı’nda Türkiye ve Pakistan aynı güvenlik mimarisinin parçalarıydı. Ancak o dönemin sistemi Soğuk Savaş’ın ve Batı blokunun ihtiyaçlarına göre şekillenmişti.

Bugünkü fark çok büyük.

Bu kez bölge ülkeleri kendi güvenlik ihtiyaçları için kendi mimarilerini kuruyor.

Türkiye de başkasının çizdiği haritada yer alan ülke değil, haritayı çizen aktörlerden biri.

Mekke Anlaşması’nın asıl tarihsel değeri burada.

Elbette Ankara dikkatli olmak zorunda.

Pakistan-Hindistan gerilimi, İran’la ilişkiler, Körfez’de çıkabilecek yeni krizler ve NATO yükümlülükleri iyi yönetilmeli.

Türkiye’nin çıkarı yeni savaşların tarafı olmak değil.

Savaşı engelleyecek caydırıcılığın merkezi olmak.

Zaten Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği güç modeli de bunun üzerine kurulu:

Masada diplomasi.

Sahada caydırıcılık.

Fabrikada üretim.

Dünya giderek çok merkezli hale geliyor. Bölgesel güçler kendi ittifaklarını ve güvenlik ağlarını oluşturuyor.

Böyle dönemlerde yalnızca büyük ekonomiler değil; askerî kapasitesi, teknolojisi, coğrafyası ve diplomatik manevra alanı güçlü ülkeler yükselir.

Türkiye bugün bu özelliklerin hepsini aynı anda taşıyan az sayıdaki devletlerden biridir.

Eskiden Türkiye için şu soru sorulurdu:

“Türkiye hangi blokta yer alacak?”

Şimdi soru değişiyor:

“Türkiye’nin olmadığı bir bölgesel güvenlik denklemi ne kadar güçlü olabilir?”

Mekke’de atılan imzanın gerçek anlamı budur.

Türkiye artık denkleme dahil edilen ülke değil.

Denklemi kuran ülkelerden biridir.