☰
✕

TÜRKLER DÜNYADAKİ ÖNLENEMEYEN OYUN KURUCU

Abone Ol

​Geçtiğimiz günlerde ABD’de Birleşmiş Milletler (BM) Toplantısı gerçekleştirildi. Bu toplantıda yine öne çıkan en önemli konuşmalardan birini Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan yaptı. Konuşmada özellikle üstünde durduğu üye ülkelerin çoğunluğunun tanıdığı Filistin Devleti’nin Başbakanının BM kurulunda yer almıyor olması ve bunun büyük bir haksızlık olduğunu dile getirerek, Türkiye’nin her koşulda Filistin Devleti’nin ve halkının mücadelesinin yanında olacağını vurguladı. Devlet olarak İsrail’in insanlık suçu işlemeye devam ettiğini ve en kısa sürede bu yanlıştan dönmesi gerektiğini belirtti. Dünya barışının sağlanabilmesi ve insanların daha refah bir yaşam sürebilmesi için BM Güvenlik Konseyi'nde alınacak barış yönündeki kararların veto edilmeden acilen uygulamaya konulmasının ve gerekli yaptırımların ilgili devlete yansıtılmasının hayati önemini ifade etti.

​Nitekim bu küresel vicdanın tepkisi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu BM Genel Kurulu’nda kürsüye çıktığı an somut bir şekilde gözler önüne serildi. Türkiye heyeti başta olmak üzere, onlarca ülkenin temsilcileri ve diplomatları protesto amacıyla topluca salonu terk etti; Netanyahu adeta boş koltuklara hitap etmek zorunda kaldı. Bu tarihi an, Türkiye’nin liderlik ettiği küresel vicdan hareketinin ne kadar etkili olduğunun açık bir kanıtıydı. Bu da artık dünyadaki halkların ve ülkeler nezdinde İsrail’in tarihsel mazlum rolünü bitirmiştir. Yani İsrail’in kadim herkesin ağzında sakız olan BOP projesi bence bitmiştir.

​Birleşmiş Milletler toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada ise Trump, “Grönland tamamen artık bizimdir” şeklinde ifadelerde bulundu. İlerleyen saatlerde Danimarka Başbakanı, ABD ile Grönland üzerine yapılan görüşmelerde “kalıcı güvenlik kontrolü” kapsamında varılan anlaşmada kendi kırmızı çizgilerine saygı duyulduğunu beyan etti.

​Öte yandan Almanya’da aşırı sağ parti, hiç kimsenin beklemediği bir yükselişle ülkedeki tüm siyasi dengeleri ve beklentileri altüst ederek açık ara hükümet kurma yetkisini kazanma noktasına geldi. Berlin’deki seçimlerden galip çıkanın ise bir Türk olması, bu rüzgarın Avrupa’nın diğer ülkelerine de sıçrayabileceğini ve tüm kıtayı kapsayan bir sağ partiler fırtınasına dönüşebileceğini gösteriyor.

​Yazımın devamında başta sıraladığım bu güncel gelişme haberlerini verme sebebimi tamamını okuduğunuzda çok daha net anlayacaksınız.

​ABD Başkanı Trump, siyasete girmeden önce şirket yöneticisi ve ticaretle uğraşan bir iş insanıydı. İkinci defa başkan olduğunda ülkeyi adeta bir şirket gibi yöneteceğini, kendi kazançlarına odaklanacaklarını ve bunun için yapılması gereken her ne varsa sonuna kadar gidileceğini açıkça ilan etti.

Seçimlerin ardından Trump’ın dünyaya ve ticaret yaptığı tüm ülkelere karşı takındığı tavrı (yeni vergi düzenlemeleri vb.) hep birlikte izledik ve gördük. Uluslararası arenada kendisine yönelik ağır ithamlarda bulunulsa da hiçbirini umursamadan hedeflerini uygulamaya ve planlarını hayata geçirmeye devam ediyor. Son dönemde paylaştığı yeni haritalar ve söylemler de bunun en bariz göstergesi. Eğer bir lider tüm ülkelere rağmen böylesine iddialı harita paylaşımları yapabiliyorsa, demek ki dünya yeni bir bölünmenin ve küresel bir dizaynın eşiğindedir.

​Tamam, ABD kendi payını ve hâkim olduğunu düşündüğü alanları açıkça ifşa edebiliyor ve bu cesareti gösteriyor. Ancak şu soruyu sormak gerekir: O zaman dünyanın geri kalanında kimler söz sahibi oluyor? Tek başına ABD "Ben buraları alıyorum, kalanlar ne hali varsa görsün" diyemez. Demek ki masada ABD ile hareket eden ve güç dengesini paylaşan başka aktörler de var. Bence 4 ana aktör.

​Tüm bu gelişmeler ışığında baktığımızda, dünyadaki yeni yapılanma ve küresel şekillenme 4 temel ülke merkezli oluşmaktadır. Yani bir bakıma dünya dörde bölündü diyebiliriz: ABD, ÇİN, RUSYA ve TÜRKİYE.

​Ülkelerin son dönemdeki hamlelerine ve etkinliklerine bakıldığında durum netleşmektedir. Bu aktörler küresel alanda daima öne çıkan, karar alan, arabuluculuk yapan veya nihai noktayı koyan merkezlerdir:

​ABD: Deniz hakimiyetini, küresel finansal gücünü ve teknoloji alanındaki liderliğini korumak adına öncelikle kendi yakın çevresini tahkim eder. Kanada, Latin Amerika, Grönland, İskandinavya, Batı Avrupa’yı etki alanında tutar. Çin ile olan rekabeti sebebiyle Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore ABD’nin yanında kalır.

​ÇİN: Büyük çaplı üretim gücünü besleyen ham madde yollarını güvenceye almak ve karasal taşımacılıktaki hegemonyasını pekiştirmek için hareket eder. Tayvan, Tayland, Malezya, Endonezya ve Singapur ana etki alanındadır. Uzun yıllardır altyapı yatırımları yaptığı Nijerya, Kongo, Kenya gibi Afrika ülkeleri ile Laos ve Sri Lanka tamamen Çin ekseninde kalır.

​RUSYA: Kendi sınır güvenliği için tampon bölgeleri genişletmeyi ve kritik enerji hatlarını kontrol etmeyi önceliklendirir. Ukrayna(savaş belki de bunun için başladı), Belarus, Moldova ve Baltık ülkeleri bu güvenlik şemsiyesinin altında değerlendirilir. Sibirya ve iklim değişiklikleriyle erişilebilir hale gelen el değmemiş enerji kaynakları sayesinde Arktik bölge Rusya’nın kontrolünde kalır.

​TÜRKİYE: Hiç kimse şaşırmasın ve bu durum kimseye garip gelmesin. Uluslararası politikamıza dikkatli bakıldığında gerçek ortaya çıkmaktadır. Türkiye; tarihsel ve kültürel mirası, geniş Müslüman ve Türk coğrafyası üzerindeki nüfuzu, jeopolitik konumu ve enerji nakil hatları üzerindeki söz hakimiyetiyle kaçınılmaz bir bölge lideridir.

Türk Devletleri Teşkilatı vizyonu doğrultusunda Türk Dünyası, Türkiye ile entegre bir blok oluşturur. Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, Katar ve BAE gibi ülkelerle kurulan askeri caydırıcılık ve finansal iş birliği büyük bir güç doğurur. Buna ek olarak Libya, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan (Mekke Antlaşması- Sayın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın kendisine gazeteci tarafından sorulduğunda verdiği “Daha yeni başladık!" cevabı bu antlaşmanın bölgesel önemini tek bir kelimeyle anlatmaktadır).

Sudan, Somali ve Cezayir hattıyla Akdeniz ile Kızıldeniz’in güvenliği ve dengesi de Türkiye’nin liderliğindeki bu etki alanına geçer. Balkanlar (Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya) ise tarihsel ve gönül bağlarıyla zaten doğal olarak bu bloğun ayrılmaz bir parçası haline gelir.