TÜRKLÜK KANLA DEĞİL, MEDENİYETLE ÖLÇÜLÜR

Abone Ol

Son yıllarda en çok istismar edilen kavramlardan biri hiç şüphesiz Türklük meselesidir. Kimi bunu biyolojik bir ırka indirgemeye çalışıyor, kimi ise tam tersine tarihî ve kültürel köklerinden kopararak sıradan bir vatandaşlık tanımına dönüştürmek istiyor. Oysa Türk milletinin binlerce yıllık devlet tecrübesi, bu iki yaklaşımın da eksik ve hatalı olduğunu açıkça göstermektedir.

Türklük, bizim tarih anlayışımızda hiçbir zaman kanın saflığına, genetik kökene ya da kafatasına indirgenmiş bir kimlik olmamıştır. Tam aksine, tarih boyunca Türk devletleri; farklı kavimleri, farklı dilleri ve farklı coğrafyaları aynı devlet çatısı altında adaletle yönetmiş büyük medeniyetler kurmuştur. Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlı'ya kadar uzanan çizgide görülen ortak karakter budur.

İmparatorluk kuran milletler, tabiatı gereği dar anlamda etnik milliyetçilik yapamazlar. Çünkü imparatorluklar, farklı toplulukları ortak bir hukuk, ortak bir ideal ve ortak bir medeniyet tasavvuru etrafında birleştirerek ayakta kalırlar. Bu sebeple Türk devlet geleneğinde belirleyici olan unsur soy değil; sadakat, aidiyet, ortak kültür ve ortak medeniyet anlayışıdır.

İşte bu yüzden bizde "Türküm." diyen, Türk milletinin ortak kaderini paylaşan, bu kültürü benimseyen herkes Türk kabul edilmiştir. Bu anlayış, dışlayıcı değil; kuşatıcıdır. Irkçılığı değil, millet olma şuurunu esas alır.

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu anlayışı da bu tarihî mirasın devamıdır. Anayasa'daki vatandaşlık tanımı da etnik kökene değil, ortak devlet ve millet aidiyetine dayanır. Çünkü Türk milleti, sadece ortak bir soydan gelen insanların değil; ortak tarih, ortak vatan, ortak kültür ve ortak gelecek idealini paylaşan insanların oluşturduğu büyük bir medeniyet topluluğudur.

Türklüğün en önemli taşıyıcı sütunlarından biri de İslam'dır.

Yaklaşık bin yıldır Türk tarihi ile İslam tarihi birbirinden ayrılmaz şekilde iç içe geçmiştir. Türkler, İslam'ı sadece kabul etmekle kalmamış; onu üç kıtaya taşıyan, koruyan ve büyük medeniyet eserlerine dönüştüren başlıca millet olmuştur. Anadolu'nun İslamlaşması, Balkanlar'ın asırlar boyunca İslam medeniyetiyle tanışması, Kudüs'ün, Mekke'nin ve Medine'nin asırlarca himaye edilmesi bu tarihî yürüyüşün ürünüdür.

Bu nedenle Avrupa'nın kolektif hafızasında "Türk" ile "Müslüman" kavramları uzun asırlar boyunca neredeyse eş anlamlı hâle gelmiştir. Avrupa kaynaklarında "Türk olmak", çoğu zaman "Müslüman olmak" anlamında kullanılmıştır. Bunun sebebi biyolojik bir ilişki değil; Türklerin İslam medeniyetinin en güçlü siyasi ve askerî temsilcisi hâline gelmiş olmasıdır.

Aslında Avrupa'nın tanıdığı Türk tipi; sadece savaş meydanındaki asker değildir. Aynı zamanda camiler, kervansaraylar, vakıflar, köprüler, şehirler, hukuk düzeni ve adalet anlayışıyla büyük bir medeniyet kuran millettir. Avrupa, İslam medeniyetini büyük ölçüde Türk devletleri üzerinden tanımış; Türklüğü de bu medeniyetin temsilcisi olarak hafızasına kaydetmiştir.

Dolayısıyla Türklüğü yalnızca etnik bir kimlik olarak okumak, hem Türk tarihine hem de dünya tarihine haksızlıktır. Türk kimliği, kan bağı kadar değil; hatta ondan çok daha fazla kültür, tarih, ahlak, devlet şuuru ve medeniyet iddiasıyla şekillenmiş büyük bir aidiyettir.

Bugün bize düşen görev de budur. Türklüğü ne ırkçılığa teslim etmek ne de köksüz bir kimliğe dönüştürmektir. Türk kimliği; tarih boyunca farklı insanları ortak bir ülkü etrafında buluşturan büyük bir medeniyetin adıdır. Onu güçlü kılan da tam olarak budur.