Yanımdaki adam

Abone Ol

Çay içtim, kahve içtim, dert çektim, çok şeyi sineme çektim; yazı yazmadım.

İstanbul’u gezdim, Kabil’i gezdim, Mezar’ı gezdim, içimde gezdim uzunca bir süre, yazı yazmadım.

Roger Garaudy öldü, Sabri Ülker öldü, Tahsin Yücel öldü, çok asker öldü; yazı yazmadım.

Mevsim, her zaman için kışa durmuştu içimde. Belki de bu yüzden yazı yazamadım. Her baktığım nesnede ve olayda tuttum kış tarafını gördüm. Kışın yazılacak yanı yok muydu? Elbette vardı. Hem yazarlar kar için neler yazmadılar ki... Kış Ruhu, Kış Günlüğü, Eğer Bir Kış Günü Bir Yolcu...

Konuştum, dinledim ve sustum.

Konuşmasam kıyamet mi kopardı? Hayır.

Dinlemesem döverler miydi beni? Hayır. Hatta dinlediğim insanlar bana daha mı yakın oldular, beni dinleme gereği duydular mı? Sanmıyorum. Onlar, çöplerini dökecek bir yer bulmanın rahatlığıyla üzerime içlerine yığdıkları döküntüleri dökmenin erinciyle rahatlayıp gittiler. Bir nevi, tuvaletten çıkan insanın yüzündeki rahatlamış hali...

Sustuğumda günahtan uzak, sustuğumda hatadan beri mi oldum? Bilmiyorum. Bildiğim şu: Sustuğumda ya daha derin olduğum ya da hiçbir şey bilmeyen bir insan olduğumu yüzüme vurdular. Sanki yüze çarpılacak bir şey yapmışım gibi.

Arzuların gerçekleşiyorsa yapacaklarından kork! Bunu bana yanımdaki adam söyledi. Ne zaman mı söyledi? Ne zaman söylediği değil de neden sonra söylediği önemliydi bence. Tam da Kabil'den döndüğüm günün sabahında söyledi. Evet, Kabil'e gitmeyi çok istemiştim. Yıllar önceydi... Gitmeyi ne kadar çok istediğimi unuttuğum bir gün Murat aradı. “Yetimler için Afganistan'a gider misin?" Ben bu soruya, savaşmak için, yazmak için, görmek için, sarılmak için, ağlamak için gibi sebepler de ekledim. Evet, yıllar önce oraya savaşmak için gitmeyi ne kadar istemiştim... Unutmuşum. Afganistan’ı, savaşı, insanların evlerinden ayrılmalarını, dağları, çocukların bir gün mutlaka ellerine silah aldıkları yerleri...

Yanımdaki adam, “Yapacaklarından kork” demişti. Ama ben yapmadıklarımdan korkmayı öğrendim yaşlandıkça.

Yanımdaki adamın fatura ödemek, kitap okumak, insanlara selam vermek, iyilik ya da kötülük yapmak, tartışmak, kavga etmek, kendini ya da dünyayı kurtarmak gibi dertleri yok. O, bilirkişidir. İzler, gördüklerine iyi veya kötü der, hayatı, olayları, beni, insanları yargılar ya da bağışlar, aforizmalar söyler, kenara çekilmez, yanımda durur ama hiçbir zaman benimle birlikte omuzlamaz dünyanın yükünü. Yok, yanlış anlamayın, o bir kaşık düşmanı, fırsatçı falan da değil. Hayatımı beleşten tüketen bir yancı değil. Sadece, yanımdaki adam. Ve onun hafızası kadim mabetlerin duvarları gibidir. Unutmaz. Benim hafızam belediye kepçeleriyle yıkılmaya hazır bir gecekonduya benzer onunkinin yanında. Belki de bu sebepten ona kızamıyorum. Unutmayan bir bellek taşımasına saygı duyuyorum. Olur olmadık bir zamanda gözümün önüne dingin, duru, dayanıklı ve hayatın aldatıcı oyunlarına boyun eğmeyen, kendilerine dürüst davranmış insanların resimlerini getirmesi yok mu... İşte, bu huyuna hayranım.

"Her gün bir satır yazı yaz!" diyor yanımdaki adam. “Hiç olmazsa elin soğumaz, zihnin uzaklaşmaz düşüncelerine" diye de ekliyor. Şimdi, iki satır yazıyla kendimi hapsettiğim zindandan kurtulup kurtulamayacağımı düşündüğüm anda, yanımdaki adam sesli düşünmeye devam ediyor. Hatta, hikayeler anlattığı da oluyor kısa zaman içerisinde. Onun hikâyelerinde dünya yeniden kuruluyor. Suyun diriltici ve ferah dokunuşu anbean yanımda oluyor, dersem yalan olmaz. Yunmuş, arınmış kelimelerini yüzüme çarpıyor... Sizin yanınızdaki adam ne yapıyor; yoksa öldürdünüz mü onu?