YARGI GELİNCE HATIRLANAN AHLAK

Abone Ol

CHP’nin en büyük sorunu yolsuzluk değil. CHP’nin en büyük sorunu, yolsuzluğu ancak savcı kapıya dayandığında hatırlayan bir siyasi ahlaka sahip olmasıdır. Uşak’ta patlayan Özkan Yalım dosyası bir belediye skandalından çok daha fazlasıdır. Bu dosya, Cumhuriyet Halk Partisi’nin “temiz siyaset”, “ahlak”, “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” diye yıllardır kürsülerden pazarladığı büyük siyasî masalın nasıl çöktüğünün vesikasıdır.

Bugün CHP’nin yapmaya çalıştığı şey bir temizlik değildir. Bu, suçüstü yakalanmış bir siyasi yapının panik halinde delil karartma refleksidir. Çünkü ortada yeni öğrenilmiş bir rezalet yok. Yeni olan tek şey, rezaletin artık savcılık dosyasına girmiş olmasıdır. CHP’nin Uşak’taki kokuşmuşluğu bugün öğrenmediği, aylar önce kendi teşkilatından gelen raporlarla önüne konduğu artık sır değil. Asıl skandal rüşvet iddiası kadar, o rüşvet kokusunun aylarca Genel Merkez koridorlarında dolaşmasına rağmen kimsenin kıpırdamamış olmasıdır.

İşte meselenin CHP açısından en ağır tarafı budur. Bugün ahlak nutku atanlar, dün aynı dosyanın üstüne oturuyordu. Bugün “gereğini yaptık” diyenler, dün gereğini yapmamak için kulağının üstüne yatıyordu. Bugün ihraç kararıyla ekranlara çıkanlar, dün o ihbarları sümen altına itenlerin ta kendisidir. CHP’nin Uşak dosyasındaki çürüme yalnızca belediyede değildir; asıl çürüme, o belediyeyi aylarca siyasi korumaya alan merkez akıldadır.

Sorulması gereken soru çok nettir: Madem Özkan Yalım bir günde oy birliğiyle ihraç edilecek kadar “sakıncalı” idi, neden aylar boyunca korunmuştur? Madem bu kadar açık bir kirlenme vardı, neden parti içinden yükselen itirazlar bastırılmıştır? Madem ortada bu kadar ağır iddialar vardı, neden CHP Genel Merkezi yargıyı beklemiştir?

Bu soruların cevabı basittir. Çünkü CHP’de ahlak ilke değildir; konjonktürdür. Şeffaflık prensip değildir; mecbur kalınca hatırlanan bir vitrindir. Temizlik, siyasi karakter değil; kriz yönetimi aparatıdır. CHP’nin refleksi şudur: Skandal içerideyken sus, basına sızınca oyalan, savcı gelince ihraç et. Bu bir parti yönetim modeli değil, siyasi hasar kontrol kılavuzudur.

Daha da vahimi şu: CHP şimdi bu tabloyu yine klasik taktiğiyle yönetmeye çalışıyor. Önce görmezden geldiler. Sonra zamana yaydılar. Ardından 11 Mayıs dediler. Sonra dosya büyüyünce 2 Mayıs’ta apar topar toplandılar. Bu hız ahlaktan değil korkudan doğdu. Çünkü etik refleks aylarca susmaz; korku susar, sıkışınca konuşur.

CHP’nin Uşak’ta verdiği fotoğraf tam olarak budur: Yolsuzlukla mücadele eden bir parti değil, yolsuzluk görünür olunca pozisyon alan bir yapı. Aradaki fark küçücük değildir. Birincisi siyasi erdemdir, ikincisi siyasi riyakârlık.

Bugün CHP’nin yaşadığı kriz bir belediye krizinden ibaret değildir. Bu, muhalefetin en büyük partisinin kendi içindeki çürümeyi yalnızca yargı zoruyla kabul etmesinin krizidir. Bu, “temiz siyaset” sloganının savcı tutanağına çarpıp dağılmasının krizidir. Bu, kürsüde adalet dağıtanların, kendi binasında adaleti aylarca bekletmesinin krizidir.

Özkan Yalım’ın ihracı bir tasfiye değildir. Bir itiraf biçimidir. CHP, o imzayla bir belediye başkanını değil; kendi siyasi tutarsızlığını tescillemiştir. Çünkü bazen bir partiyi yıkan şey yolsuzluk değildir. Yolsuzluğu bilip susmuş olmasıdır.

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

PİŞKİNLİĞİN BU KADARI DA FAZLA

Bir genç kız kayboluyor. Yıllarca bulunamıyor. Dosya yıllarca sürünüyor. Deliller kararıyor, ifadeler çelişiyor, kamu vicdanı her geçen gün biraz daha kanıyor. Sonra dosya yeniden açılıyor, ifadeler ortaya saçılıyor ve memleket bir kez daha aynı rezaletle yüzleşiyor: Gülistan Doku hâlâ yok, ama onu koruması gerekenler kendini koruma telaşında.

Bu ülkenin en büyük çürümesi bazen bir cinayetin kendisinden değil, o cinayetin ardından sergilenen pişkinlikten anlaşılır. Gülistan Doku dosyasında bugün gördüğümüz şey tam olarak budur. Ortada kayıp bir genç kadın, kararmış deliller, çelişkili ifadeler ve yıllardır adalet bekleyen bir aile var. Buna rağmen dönemin valisi çıkıp kendini savunmakla yetinmiyor; utanmadan, sıkılmadan, yıllardır evlat nöbeti tutan aileyi suçlamaya kalkıyor. İşte çürümenin adı budur: Gücü elindeyken sus, hesap günü gelince acılı aileyi hedef göster.

Tuncay Sonel’in savcılığa verdiği ifadede en ağır çöküş hukuki değil, ahlakidir. “Hatırlamıyorum” diyerek başlayan, “olduysa kayıp kızımızı bulmak içindi” diye devam eden, sonra dönüp Gülistan’ın erkek kardeşlerini hedef alan bu savunma; masumiyet değil, telaş kokuyor. Bir devlet adamından beklenen şey, kayıp bir genç kızın dosyasında milimetrik şeffaflık göstermesidir. Oysa burada gördüğümüz şey şeffaflık değil, refleks halinde üretilmiş kaçış cümleleri. Önce inkâr, sonra çelişki, en sonunda suçu aileye yıkma girişimi.

Bir insan düşünün: Altı yıldır kayıp olan evladını arıyor. Her sabah aynı acıyla uyanıyor, her gece aynı belirsizlikle uyuyor. Sonra devletin makamını temsil etmiş bir isim çıkıyor ve bu ailenin neden yeterince “ilgilenmediğini” sorguluyor. Bu, savunma değildir. Bu, vicdanın çöküşüdür. Çünkü bu cümle artık hukuki değil, ahlaki bir iflastır. Gülistan’ın ailesi mi hesap verecek, yoksa Gülistan kaybolduğunda devletin bütün imkânlarını elinde tutanlar mı?

Asıl mesele tam da budur. Gülistan Doku dosyası yalnızca bir kayıp dosyası değildir; Türkiye’de gücün kendini nasıl koruduğunun, nüfuzun gerçeği nasıl eğip büktüğünün ve bazı makamların adalet karşısında kendini nasıl dokunulmaz sandığının dosyasıdır. Bu yüzden mesele yalnızca Gülistan’a ne olduğu değil; Gülistan’a ne olduğunun neden yıllarca karartıldığıdır.

Bugün bu dosyada kamu vicdanını yaralayan şey sadece kayıp bir genç kızın akıbeti değildir. Asıl yara, yıllar sonra bile hâlâ gerçeği aramak yerine algıyı yönetmeye çalışan bu kibirdir. Deliller tartışılır, ifadeler çözülür, yargı hükmünü verir. Ama bazı cümleler mahkeme kararından önce de hükmünü alır. Acılı aileyi suçlayan o cümle, bu milletin vicdanında çoktan mahkûm olmuştur.

Gülistan Doku’nun ailesi yıllardır evladını arıyor. Asıl sorgulanması gereken onların kapısını aşındıran acısı değil; o acıyı yıllarca sonuçsuz bırakan sistemdir. Bu yüzden bugün sorulması gereken soru basittir: Gülistan nerede değil sadece; Gülistan’ı araması gerekenler yıllarca neredeydi?