☰
✕

YARGININ AYNA TUTTUĞU AN: ÇİFTE STANDART SINAVI

Abone Ol

Türkiye’de artık yargıya karşı kullanılan en kolay siyasi savunmanın sonuna gelinmelidir:

“Bu dava siyasidir!”

Bir belediye başkanı hakkında soruşturma açılıyor: “Siyasi.”

Bir siyasetçi hakkında delil toplanıyor: “Siyasi.”

Bir kamu görevlisinin hesapları inceleniyor: “Siyasi.”

Savcı soruşturuyor: “Siyasi.”

Mahkeme tutuklama kararı veriyor: “Siyasi.”

Peki aynı yargı bugün sermaye piyasalarının, fonların, şirketlerin ve milyonlarca liralık para hareketlerinin üzerine gittiğinde neden aynı sesleri duymuyoruz?

İşte mesele tam olarak budur.

Hukuk, kimin kapısını çaldığına göre hukuk olmaktan çıkmaz. Yargı da soruşturduğu kişinin siyasi kimliğine göre bağımsız veya bağımlı hale gelmez.

Son dönemde sermaye piyasalarına ve fonlara ilişkin yürütülen geniş kapsamlı soruşturmalar, Türkiye’de yıllardır yargıya yöneltilen bazı siyasi suçlamaları yeniden sorgulamayı zorunlu hale getirmiştir.

Üstelik soruşturmalar henüz devam ediyor.

İddianameler tamamlanmadan, mahkemeler hüküm vermeden hiç kimse suçlu sayılamaz.

Masumiyet karinesi tam da bugün lazımdır.

Peki nerede o masumiyet karinesi?

Nerede dün her soruşturmada hukuk devleti nutukları atanlar?

Nerede daha savcı dosyanın kapağını açar açmaz “yargı siyasallaştı” diye ayağa kalkanlar?

Nerede meydan meydan dolaşıp savcıları, hâkimleri ve emniyet mensuplarını hedef alanlar?

Nerede “iddianame bile yok, nasıl suçlu ilan ediyorsunuz?” diye bağıranlar?

Bugün neden susuyorsunuz?

İşte benim itirazım tam olarak buradadır.

Çünkü hukuk ilkeleri kişiye göre değişmez.

Masumiyet karinesi Ekrem İmamoğlu için varsa fon soruşturmalarının şüphelileri için de vardır.

Adil yargılanma hakkı bir siyasetçi için varsa bir iş insanı için de vardır.

Savunma hakkı muhalif için varsa iktidara yakın olduğu ileri sürülen kişi için de vardır.

Ve en önemlisi:

Suç işlediği iddia edilen kişinin siyasi kimliği, sosyal çevresi, ekonomik gücü veya iktidara yakınlığı ya da uzaklığı yargının pusulası olamaz.

Yargının pusulası bellidir:

Kanun ve delil.

Ekrem İmamoğlu ve çevresine yönelik suç örgütü, rüşvet, irtikap, dolandırıcılık ve ihaleye fesat karıştırma iddialarıyla yürütülen soruşturmalarda da tartışılması gereken budur.

Dosyada yüzlerce delil bulunduğu ileri sürülüyorsa; kamera kayıtları, HTS verileri, banka hareketleri, dijital materyaller, bilirkişi raporları, tanık veya şüpheli beyanları varsa bunların değeri sloganlarla değil, mahkeme önünde tartışılır.

Delil hukuka uygunsa değerlendirilir.

Yetersizse reddedilir.

Suçu ispatlıyorsa mahkûmiyet, ispatlamıyorsa beraat gerekir.

Hukuk budur.

Fakat artık belediyelere yönelik soruşturma ve davalarda ortaya konulan çok sayıdaki delili hiç tartışmadan yalnızca “Bu dava siyasidir” demek, hukuki bir savunma değildir.

Hele bunu yargı üzerinde siyasi ve toplumsal baskı kurmanın aracına dönüştürmek hiç değildir.

Bundan sonra hiç kimse, belediyelere ilişkin dosyalarda ortaya konulan delillerin mahkeme önünde incelenmesini sırf “siyasi dava” sloganıyla değersizleştirememelidir.

Tam tersine yapılması gereken çok basittir:

Bırakın savcı soruştursun.
Bırakın avukat savunsun.
Bırakın deliller tartışılsın.
Bırakın mahkeme karar versin.

Yargı da siyasi sloganların ve sokak baskısının gölgesinde değil, dosyadaki delillerin ışığında adaleti yerine getirebilmelidir.

Son fon operasyonlarının ortaya çıkardığı çelişki tam da buradadır.

Aynı yargı sermaye piyasalarının güçlü aktörlerinin, fon yöneticilerinin, şirketlerin ve bunlarla bağlantılı kişilerin para hareketlerinin üzerine gidiyor.

Öyleyse soruyorum:

Bu yargı dün siyasiydi de bugün birdenbire mi bağımsız oldu?

Aynı cumhuriyet savcısı bir siyasetçi hakkında soruşturma yürüttüğünde “iktidarın savcısı”, bir sermaye grubunun üzerine gittiğinde “hukukun savcısı” mı oluyor?

Böyle hukuk anlayışı olmaz.

Bunun adı çifte standarttır.

Daha açık söyleyeyim:

Hukuk, siyasi aidiyete göre açılıp kapanan bir şemsiye değildir.

Kendi mahallenizden birisine dokunulduğunda Anayasa’yı hatırlayıp, hoşlanmadığınız birisine dokunulduğunda masumiyet karinesini unutamazsınız.

Bir dosyada “iddianameyi bekleyelim” deyip diğerinde daha soruşturma devam ederken hüküm veremezsiniz.

Ben bir hukukçu olarak meseleye tam da buradan bakıyorum:

Şüpheli kim olursa olsun soruşturulsun.

Delil nereye gidiyorsa savcı oraya gitsin.

Suç işlendiğine dair yeterli şüphe varsa iddianame düzenlensin.

Yeterli delil yoksa dosya kapatılsın.

Mahkeme önüne gelen dosyada deliller tartışılsın ve bağımsız mahkeme hükmünü versin.

Ne iktidara yakınlık suçtan muafiyet sağlar ne de muhalif olmak hukuki dokunulmazlık kazandırır.

Muhalefetin yapması gereken, yargıyı siyasi tartışmanın sanığı haline getirmek değil; her dosyada aynı hukuk ilkesini savunmaktır.

Dün savunduğunuz masumiyet karinesini bugün de savunun.

Dün talep ettiğiniz adil yargılanma hakkını bugün de talep edin.

Dün “yargıya müdahale etmeyin” diyorsanız bugün de etmeyin.

Çünkü hukuk biraz da insanın kendi aleyhine olduğunda savunabildiği ilkelerin adıdır.

Aksi halde savunulan şey hukuk değil, siyasi çıkardır.

Son fon soruşturmaları Türkiye’ye bir ayna tutmuştur.

Ve o aynada yalnızca şüpheliler görünmüyor.

Yargıya dün başka, bugün başka ölçüyle yaklaşanların çifte standardı da bütün çıplaklığıyla görünüyor.

Artık yapılması gereken bellidir:

Siyaset kendi işini, yargı kendi işini yapmalıdır.

Yargının önündeki dosyayı meydanlar değil, deliller belirlemelidir.

Ve hiç kimse, hakkında soruşturma yürütülen kişinin siyasi kimliğini yargının önüne bir dokunulmazlık zırhı olarak koymamalıdır.

Çünkü adaletin partisi olmaz. Delilin siyasi kimliği olmaz. Hukukun terazisi de kişiye göre tartmaz.