İnsan, ömrünün en hazin çelişkisini yaşlandıkça yaşıyor.
Doğarken bir çığlıkla geliyor dünyaya; giderken ise sessizliğin en derinine bürünüyor.
Hayatın başlangıcında etrafını saran sevgi halkası, sonlarına doğru bir bir çözülüyor.
Çocukluğumdan beri yaşlı insanların gölgesinde bulunmaya, onların sohbetine kulak vermeye, nasihatlerini dinlemeye meftunum.
O eski sözlerin, o yorgun ama derin bakışların ardında saklı olan hikmeti, küçük yaşımdan itibaren bir hazine gibi görmüşümdür.
Lakin etrafımıza baktığımızda, bu kadim sevginin giderek soluklaştığını, ihtiyarın gölgesinde durmanın bir erdem olmaktan çıkıp bir mecburiyete dönüştüğünü görüyoruz.
Yaşlılık, insanın hayata veda ederken tuttuğu son menzil değildir sadece; aksine, bir ömrün damıtılmış özünün, irfanın ve tecrübenin durulduğu en kıymetli liman.
O liman ki içinde nice fırtınaların hatırasını, nice baharların kokusunu, nice kayıpların izini taşır.
Bir ihtiyarın yüzündeki her kırışık, kapanmış bir kitabın satırı gibidir; okumasını bilene hikmet, görmezden gelene sadece bir çizgi.
Modern dünya, faydayı verim üzerinden ölçtüğü için yaşlıyı bir yük olarak görüyor; üreten elin değerini takdis ederken, dua eden eli unutuyor.
Bebeğin masumiyetine duyulan şefkat, ihtiyarın yorgunluğuna gösterilmiyor; sanki ömür, yalnızca üretebildiğin kadar anlamlı.
Oysa kadim medeniyetimiz, yaşlı olayın hürmeti önemsemiş, onun duasını evin bereketi bilmiştir.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) "Küçüğüne merhamet etmeyen, büyüğüne saygı göstermeyen bizden değildir" buyururken, bir medeniyetin temel sütununu işaret etmiştir.
Anadolu irfanında ihtiyarın hayır duası, gencin bin kılıcından daha kuvvetlidir; çünkü o dua, ömür denen mektebin diplomasıyla mühürlüdür.
Bugün ise huzurevlerinin sessiz koridorlarında, camlardan dışarı bakan o yaşlı gözler, yalnızca bir manzaraya değil, unutulmuşluğun tarifsiz acısına bakıyor.
Telefonun çalmadığı akşamlar, kapının çalınmadığı bayramlar, bir ömrün karşılığı olmamalı.
Vefa, yalnızca kabir taşına yazılan bir kelime değildir; aksine, hayattayken tutulan elin sıcaklığında saklıdır.
Yaşlı bir insanın yanında geçirilen bir saat, kütüphanelerin ciltlerce kitabından daha öğretici olabilir; yeter ki dinlemesini, anlamasını, susmayı bilelim.
Onları yalnızlaştırmak, aslında kendi köklerimizden kopmaktır; onları dışlamak, kendi yarınımızı reddetmektir.
Bir milletin medeniyet seviyesi, ihtiyarlarına gösterdiği vefanın aynasında görünür.
Bizler, henüz o aynaya bakmayı öğrenmeliyiz; çünkü her birimiz, bir gün o yorgun gözlerin sahibi olacağız.
O da nasip olursa tabi.
Yaşlılığa gösterilen hürmet, insanın bir gün kendisi olacağı o ihtiyara şimdiden nasıl baktığının aynasıdır; kendi geleceğiyle çelişip çelişmediğini ölçen en sahici sınavdır.