Yerliyi koruyalım derken vatandaşı pahalıya mahkûm etmek

Abone Ol

İTO Başkanı Şekip Avdagiç, yurt dışından yapılan alışverişlerde 30 Euro limitinin kaldırılmasını “yerli üretim için tarihi bir fırsat” olarak tanımlıyor; bu adımın Türkiye’nin üretim kapasitesini ve istihdamını güçlendireceğini savunuyor. Avdagiç’e göre yerli üretici bu korumayla maliyet avantajı elde edecek ve bu avantajı da tüketiciye yansıtacak.

Bu açıklama, iyi niyetli bir “yerli üretimi koruma” söylemiyle başlıyor ama satır aralarına girildiğinde vatandaşın gerçeğini ıskalayan, enflasyonla mücadele iddiasıyla çelişen ciddi bir sorun barındırıyor.

İTO Başkanı Şekip Avdagiç, 30 Euro limitinin kaldırılmasını “yerli üretim için fırsat” olarak görüyor. Teorik olarak kulağa hoş geliyor. Ancak Türkiye bugün teoriyle değil, pazar filesiyle, kredi kartı ekstresiyle, asgari ücretlinin ay sonuyla yaşıyor.

Soruyu net soralım:
Bu ülkede yerli üretici bugüne kadar hangi maliyet avantajını tüketiciye yansıttı?

Yıllardır “yerli ve milli” denilerek korunan, kollanan, gümrük duvarlarıyla rakipsiz bırakılan pek çok sektörde sonuç ortada:
• Fiyatlar düştü mü? Hayır.
• Kalite arttı mı? Kısmen.
• Erişilebilirlik yükseldi mi? Kesinlikle hayır.

Enflasyonla mücadele konuşulan bir dönemde, vatandaşın yurt dışından daha ucuz, daha ulaşılabilir ürünlere erişimini zorlaştırmak; kağıt üzerinde “üretimi koruma”, pratikte ise fiyatları yukarı itme riskidir.

Dezenflasyon dediğiniz şey, sadece Merkez Bankası faiz kararıyla olmaz.
Rekabetle olur.
Alternatifle olur.
Tüketicinin elindeki seçenekleri çoğaltmakla olur.

30 Euro limiti, dar gelirli için lüks değil; nefes borusuydu.
Elektronik aksesuar, küçük ev eşyası, çocuk ürünü, yedek parça…
Bugün Türkiye’de ya hiç bulunmuyor ya da aynı ürün 3-4 kat fiyatla satılıyor.

Şimdi bu kapıyı kapatıp şunu mu bekleyeceğiz?

“Yerli üretici maliyet avantajını tüketiciye yansıtsın.”

Keşke öyle olsa.
Ama Türkiye’nin yakın ekonomik hafızası bize şunu söylüyor:
Koruma arttıkça fiyat düşmedi, tam tersine arttı.

Sayın Avdagiç, AB örneğini veriyor.
Ama AB’de:
• Gelir seviyesi başka,
• Denetim mekanizması başka,
• Rekabet hukuku başka,
• Tüketici bilinci başka.

Türkiye’de ise sonuç genelde şudur:
Duvar yükselir, içeridekiler rahatlar, vatandaş pahalıya razı edilir.

Yerli üretimi desteklemek elbette gereklidir.
Ama bunun yolu vatandaşın alternatifini kısmak değildir.
Asıl yol:
• Yerli üreticide maliyetleri düşürmek,
• Enerji, vergi, finansman yükünü azaltmak,
• Gerçek rekabeti sağlamak,
• Fiyat denetimini ciddiyetle uygulamaktır.

Aksi halde bu karar, enflasyonla mücadeleye katkı değil;
sessiz bir zam mekanizmasına dönüşür.

Şunu açıkça söylemek gerekir:
Yerli üretici korunacak diye tüketici cezalandırılamaz.

Ekonomi, sadece üreticinin ayakta kalmasıyla değil;
vatandaşın erişebilir fiyatla yaşamasıyla dengede kalır.

Bugün asıl ihtiyacımız olan şey daha fazla duvar değil,
daha fazla rekabet, daha fazla şeffaflık, daha fazla fiyat disiplinidir.

Aksi halde iyi niyetle alınan bu tür kararlar, sokakta şu cümleye dönüşür:

“Yerli diye pahalı, pahalı diye mecbur.”
/////////

SAT KURTUL DÖNEMİ BAŞLADI

Şile Belediye Başkanı’nın son açıklamalarını okudunuz değil mi. Ben ne yaptıysam Ekrem İmamoğlu‘nun talimatıyla yaptım anlamına gelebilecek sözler söylüyor. Hatta içeri girmeseydim İmamoğlu‘nun gönderdiği bütün adamları tasfiye edecektim diyor ifadesinde. Bu sözlere bakınca anlıyoruz ki artık mesele bir yolsuzluk dosyası olmaktan çıkmış, bir siyasi çözülme hikâyesine dönüşmüştür.

Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı’nın savcılık ifadesi, klasik bir “hukuki savunma” değil; açıkça bir siyasi tahliye dilekçesidir. “Ben yapmadım, o yönetti” çizgisi, sadece dosyanın seyrini değil, İmamoğlu’nun etrafındaki çemberin nasıl çatladığını da gösteriyor.

Bu ülkede siyaset tarihini bilen herkes şunu bilir:
Güç dağılmaya başladığında ilk refleks sadakat değil, kurtuluş olur.

Bugün Şile’de olan tam olarak budur. Belediye başkanı, kendisini kurtarmak için ipi yukarıdan aşağıya doğru atıyor. İBB’yi, ilçe belediyesini, ruhsatları, imarı, karar mekanizmasını bir bütün olarak yukarıya işaret ediyor. Bu bir savunma değil; “ben yalnız değilim” demenin hukuki kılıfıdır.

Ve asıl tehlikeli olan şudur:
Bu ifade bir ilktir belki ama son olmayacaktır.

Bugün “İmamoğlu yönlendirdi” diyen Şile Belediye Başkanı, yarın başka bir ilçede “talimat aldım” diyen bir başkanla, ertesi gün “sistem böyleydi” diyen bir bürokratla çoğalabilir. Çünkü korku bulaşıcıdır. Dosya büyüdükçe herkes yükten kurtulmak ister.
Siyasette buna tek bir isim verilir: SAT KURTUL.

En yakınlar, en güvendikleriniz, en “beraber yürüdükleriniz” bir noktadan sonra aynaya bakar ve şu soruyu sorar:

“Ben mi yanayım, o mu?”

İşte o anda siyaset biter, itiraflar başlar.

Yargı bu ifadeleri dikkate alır mı, Kabadayı serbest kalır mı, dosya nasıl şekillenir; bunların hepsi hukukun konusu. Ama siyasetin fotoğrafı nettir:
Ekrem İmamoğlu’nun çevresi ilk kez bu kadar aleni şekilde çözülmektedir.

Bu bir operasyon yazısı değil.
Bu bir temenni hiç değil.
Bu, manşetin altındaki soğuk gerçeğin kaydıdır.

Bugün Şile konuşuyor.
Yarın kim konuşacak, mesele artık sadece yargının değil, siyasetin vicdan defterinin konusudur.
////////////////////////////

DİJİTAL İŞGALE DUR DEMELİYİZ

Gazetemizin manşetindeki dijital işgal haberi bir “teknoloji” ya da “medya” haberi değildir .. Bu, açık ve net biçimde egemenlik meselesidir.

Adını koyalım:
Türkiye, farkına varmadan dijital işgal altındadır.

X, meta, Google, TikTok..
Hiçbiri bu ülkede fabrika kurmuyor.
Hiçbiri istihdam sorumluluğu almıyor.
Hiçbiri milli hukukla tam anlamıyla muhatap olmuyor.

Ama hepsi algoritmalarıyla bu toplumu şekilliyor, sinir uçlarıyla oynuyor, fay hatlarını kaşıyor ve üstüne üstlük parayı da bu topraklardan topluyor.

Sadece 2024 yılında Türkiye’den bu platformlara aktarılan reklam parası 158 milyar TL.
Bu bir bütçe değil, bir servet transferidir.
Bu, klasik sömürge düzeninin dijital versiyonudur.

Eskiden madenimizi alırlardı.
Şimdi aklımızı, dikkatimizi, çocuklarımızı alıyorlar.

Gazetemizin yazarı adli bilişim uzmanı Profesör Dr. Ali Murat Kırık‘ın uyarısı son derece nettir:
Bu platformlar sadece içerik yayınlamıyor; toplum mühendisliği yapıyor. Siyasi gerilimleri körüklüyor, sosyal fay hatlarını derinleştiriyor, krizleri tırmandırıyor. Üstelik bunu “özgürlük” ambalajıyla pazarlıyor.

Gazze’de akan kan, bu platformlar için bir etik mesele değildir.
Bir tıklama, bir izlenme, bir reklam geliridir.

Mazlumun çığlığı gölgelenir, zalimin dili parlatılır.
Sansür kime uygulanacaksa Washington’da, Silikon Vadisi’nde karar verilir.
Bu bir yayıncılık faaliyeti değil; bilgi savaşıdır.

Dijital alan artık operasyon merkezidir.
Parayı burada kazanıp dışarı akıtıyorlar.

Yetmiyor…
Kendi kültürünü, kendi değerlerini, kendi cinsiyetsiz ideolojilerini dizilerle, belgesellerle, içeriklerle yeni neslin damarına şırınga ediyorlar.
Hesap soran yok.
Vergi yok.
Sorumluluk yok.
Ama etki sınırsız.

Misal Gazze’ye dair paylaşımlar sistematik biçimde sansürleniyor.
Mazlum konuşamıyor ama zalim algoritma desteği alıyor.

Bu tabloya hâlâ “özgür internet” diyen varsa ya saftır ya da bilinçli kördür.

Sorulması gereken soru şudur:
Türkiye, kendi reklam parasıyla kendi kamu düzenine karşı çalışan bu dijital yapıları daha ne kadar fonlayacak?

Avrupa ülkeleri yaş sınırlaması getiriyor, erişim düzenliyor, ağır yaptırımlar uyguluyor.
Biz hâlâ “aman yatırımcı kaçmasın” diye yatırım yapmayanları kolluyoruz.

Bu bir çelişki değil, bir zafiyettir.

Türkiye ya dijital egemenliğini tesis edecek,
ya da birkaç yıl içinde yerli medya boğulacak, milli refleksler törpülenecek, toplum dışarıdan yazılan senaryolarla yönetilecektir.

Bu mesele ne X’tir, ne Meta’dır.
Bu mesele kim bu ülkenin zihnine hükmedecek meselesidir.

Ve şunu artık herkes bilmeli:
Toprağını koruyamayan devlet yıkılır,
algoritmasını koruyamayan devlet yönlendirilir.
/////////////////////