Yoğun Bakım’daki mahremiyet ihlalleri üzerine

Abone Ol

Bir ilahiyat hocamızın, belli ki ‘hoca’ sıfatıyla değil, “hasta yakını’ sıfatıyla seslendirdiği yoğun bakım utancına dair acilen yazmak istedim. Ne olursa olsun, insanî bir feryat, samimi bir isyan Faruk Beşer Hoca’nın cümleleri. Hocamıza hassasiyeti için teşekkür etmekle beraber, Yoğun Bakım’daki içler acısı manzaranın sadece bir belirti olduğunu hatırlatmak isterim. Sorun daha derinlerde bir yerde…

Sahiden “Kral çıplak!” Şimdi utanma sırası hem kralda hem kralı utandırmamak için susanlarda. Bir tıp doktoru olarak, uzunca bir süredir, tıp fakültelerindeki eğitimin gidişatını izliyorum. Bazen de sadece ‘hasta’ olarak, hekim olduğumu gizleyerek şahit oluyorum tababet uygulamalarına.

Açık söyleyeyim; haberler iyi değil. Yazık ki, giderek teknoloji bağımlısı bir ‘teknisyenlik’e dönüşüyor yeni kuşak hekimler. İnsanın iç derinliğini görmeye, ruhuna dokunmaya ne zamanları var ne niyetleri ne de becerileri. Yoğun Bakım’larda şahit olunan mahremiyet ve haysiyet ihlallerinden daha feci olanı, ihlallerin kanıksanmış olmasıdır. Tıp eğitiminin hastayı ‘no name’ bir ‘nesne’ olarak görmeye yatkın alışkanlığının acı meyvesidir olup bitenler.

Kanaatimce, bu konuda, tüm tıp fakültesi öğrencilerine, hatta liseden başlayarak tüm sağlıkçılara, insanın bir isminin olduğu, her insanın içinde özgün ve anlamlı bir hikâye sakladığı, bu hikâye ile var olan her insanın özel ve eşsiz olduğu eğitimin her aşamasında vurgulanmalı. Bunu, sadece üstünkörü bir psikoloji dersiyle, neredeyse demode olmuş deontoloji içeriğiyle başarmak mümkün değil. İnsanın derinliğine ve dokunulmazlığına dair yaklaşım, bir hayat tarzı olacak şekilde, her aşamada, yoğun, şeffaf, akıcı ve aktüel biçimde dolaşımda olmalı.

Genç kuşak hekimler, tıbbın aynı zamanda bir sanat olduğunu fark etmeden diploma alıyorlar. Bu sanat, ‘insan’ın ruhunda saklı müziği duyma sanatıdır. İnsanın gönlündeki duygu gök kuşağını tanıma sanatıdır. İnsanın saklı sancılarını kucaklama ihtimamı, isimsiz hasretlerini avuçlama sanatıdır. Bu sanatı bilmek, hem hekimi hem hastayı iyileştirir. Sağlıkçının mesleğine ve kişiliğine dair saygısını artırır.

Ne yazık ki insana bir ‘arayüz’ ikonu gibi bakıyoruz. İkonu çift tıklayıp içeriğine dokunmaktan korkuyoruz ya da vakit kaybı görüyoruz. Oysa insana dokunan bir hekim, daha çok hasta uyumu sağlayarak, daha verimli ilaç ve tedavi kullanımını kolaylaştırarak hem ekonomiye hem insanlığa katkıda bulunur. Hem meslekî doygunluğunu hem kişisel mutluluğunu artırır.

Bunu başarırsak, yoğun bakımda ya da başka bir birimde hastanın mahremiyetine ve biricikliğine fiziksel şartlara rağmen dikkat eden profesyoneller çıkacaktır. Bir süre sonra, alışkanlıkla ‘nesne’ saymaya başladığı hastanın, birilerinin özlediği bir baba, birinin sevdiği bir kadın, birilerinin yolunu gözlediği bir anne, birilerinin canını vereceği bir evlat olduğunu fark eder; belki irkilir.

Bir de not: Bu konuyu gündeme getiren hocamızın kadın hastaya kadın hekim uygulaması da fıkhen şart değildir aslında. Fakihler, ‘erkek’ sıfatıyla değil, ‘hekim’ sıfatıyla çalışan hekim için avret yeri olmayacağı kanaatindedir. Konunun buraya ve hocamızı geçmişindeki siyasi duruşuna vs. kilitlenerek gündem dışına itilmesi haksızlık olur vesselam…

Ve bir not daha: Bu makaleyi İstanbul Medeniyet Üniversitesi Rektörü Prof. İhsan Karaman’a borçluyum. Bu konuya en duyarlı kişi o. İdaresinde bir tıp fakültesi ve kocaman bir hastane var İhsan Hoca’nın. Anladığım kadarıyla kolları sıvamış. Ben de kolları sıvadım. Bekleyin!