İnsan ne bir kuyu, ne bir uçurum ne bir kas yığını ne gözyaşı torbası ne üreme aracı, ne de bir damla kanda bin bir kederdir; insan bunların hepsidir ve çetin bir yoldur!
Yolda bulduklarına değiştirdiğin neler var değil mi? Bu, yolsuz ve yoldaşsız olduğunu göstermez mi? Tamam, kimseyi eleştirmek, kötülemek, en iyi ben biliyorum, demek istemiyorum. Zaten derdim yol ile, yoldaş ile değil.
İnsanın en büyük açmazı yüreğindekinin, gönlünün isteğinin ne olduğunu bilmemesi, bilememesi. Sahi, gönlünüzün ne istediğini, gönlünüzden geçeni bilecek kadar gönlünüzle baş başa kalabiliyor musunuz? Yoksa bu hız ve toptancılık çağına siz de mi teslim oldunuz?
Vaktiniz, sözleriniz elinizden çekip alınacak. Nefesiniz de alınacak. Kala kala gönlünüzle, yüreğinizle baş başa kalacaksınız. Ve biliyorsunuz ki en uzun yolculuk yürekte yapılan yolculuk. İnsanın kendini imar yolculuğu. Özünü, niyetini, duasını bilenlerin dingin, sabırlı, ferah olduğunu neredeyse hepimiz biliyoruz. Yağmalamadan, ilişkilerinde adaleti ve merhameti yüce bilenlerin bu insanlar olduğuna şahit oluyoruz. Zira, hayatın temel kanununun denge olduğunu o insanlardan öğrendik. Hatta, bir tel kopar ve ahenk ebediyen bozulur, sözünün künhüne varan bir derin bakış vardır yüzlerinde. Daima uyanık ama tedirgin olmayan bir bakış.
Dostlukta, arkadaşlıkta, evlilikte, kadın-erkek ilişkisinde, insan-tabiat ilişkisinde, İnsan-Yaradan ilişkisinde aslında bir yolculuğa çıkarız. Tüm ilişkilerde bir yol vardır bir de menzil. Gönlüyle bakanlar. Aklıyla bakanlar, ihtiyaçlarının nazarıyla bakanlar… Her birinin menzili birbirinden farklıdır. Beden bir yere kadar varır. Akıl az ötesine. Gönül neredeyse menzilsizdir; kalp ile sonsuzluk arasında bir seyyale gibi dolanır. İman ve teslimiyetin menzilini Allah bilir ki birçoğumuz o yola gıptayla bakarız.
Nefes alan her canlı eninde sonunda sesinin yankılanacağı bir kulak, bir can kulağı arar. Varlığının bilinmesini, görülmesini ister. Bir hafızada. Bir gönülde, bir gözde var olmak, görülmek ister. Bu ilahi bir miras gibidir. İnsanın genlerine yerleştirilmiştir. Görülmek… Sevilmekten öte bir haldir. Avatar filminde “Seni seviyorum” cümlesi yerine “Seni görüyorum” cümlesi kurulur. Yoldaş, sizi görendir. Bu bir kadın, erkek, çocuktur. Bu, bir gözdür. Gönül gözüdür. Hatta sizde olanı sizden daha iyi görendir. Size, sizi, kalbinizi gösterendir. Yoldaş şeyh gibi, rehber gibi, iz sürücü gibi, cankurtaran gibidir. Şairin dediği “saldırıya uğramak” dediği yaşamak saldırısında cankurtaran daha bir anlamlı olur. Kelimelerinizi, bakışlarınızı, anlamınızı, düşüncelerinizi bir duvar gibi emen değil; bir toprağın tohumu içine alması gibi içine alandır dost. Ama illa “Sevgilim, dostum, arkadaşım, dildaşım şu olsun!” diyorsanız siz yoldan zaten çıkmışsınızdır. Hatta menziliniz o olmuştur. Bu sebeple yoldan önce yoldaş denilmiştir. Yoldaş sizin menziliniz ise siz insan olmaktan vazgeçmişsinizdir.
Hayat, maruz kalmaktır. Hayat, insan ruhunun kaldıramayacağı süfli, ölümlü, kirli, aldatıcı, parlak bir maruz kalma harekâtıdır. İnsanın asıl yurdunu özleyip de ney gibi ah etmesi, sazlığı özleyen ney gibi feryat figan bağırması maruz kaldığı bu cenderedendir. Büyüklerden birisi “Yakayı fena kaptırdık! Bir kere ortaya çıktık. Artık dilesek de Allah’ın gözünden kaçamayız” der, hoş bir espriyle. Evet, Allah’ın gözünden kaçamayız, eninde sonunda aslımıza döneceğiz. Kısa bir varlık rüyası göreceğiz ama bu kısa rüya bir yolculukta bize bir kervanın emanetinden öte değil. Ya da şöyle diyelim: Bir kervan emanet edilecek kadar değer verilmişiz ki ortaya çıkarıldık, yakayı kaptırdık! Yakayı hırsıza kaptırmadık ama yolculukta yoldaşımız, dildaşımız yoksa hayat denilen haydudun eline vereceğiz rüyamızı.
Yol, insanın kendine çıkıyor. Kalbini tamir etmesine. Gönlünü imar etmesine. Haydutların eline kervanın merhamet, adalet, vicdan, vefa, iyilik, güven, sevgi, bağlılık adlı yüklerini vermemek için; geriye bakıp her konakta bizden koptuğunu zannettiklerimizle yenilerini kıyaslamama tüccarlığına girmemek elbet bize yoldaşlar kazandıracaktır. Ama yine de unutmamalı: Bir dost, bir post yeter bana, diyen derviş bir sır verdi bize.
Yol belli, menzil belli! Yoldaş ise insanın niyetinin çocuğu. Eğer gönlünüzün, nefsinizin ne istediğini biliyorsanız bilin ki yoldaş da o kisveyle çıkacak karşınıza. Bunların hepsi Allah’ın işleri.
Ali Şeriati, Paris’te okuduğu yıllarda fena yalnız kalır. Kemik kıran bir yalnızlıkta, “Sevmek, uzak bir ülkede, dili başka insanlar arasında dildaş bulmaktır” der. Dünyada milletler kadar değil, insanlar kadar çok dil var. Birçoğumuzun menzili aynı olsa da yolu ayrı. Yolu yol kılan yoldaştır.
Yolunuz açık, yoldaşınız Hızır olsun.
Dipten gelen not: Vaktiniz varsa ki bu uzun yolda mutlaka vardır; A. De Saint Exupery’nin Kale adlı romanı yolculuğunuzu kolaylayacak bir doru at gibi gelecektir.