Bütün bir coğrafyanın ne istediğini bilen, beklenti, ideal ve hayallerinin altyapı ve gereklerini sağlayan iyi işleyen makul bir sisteme ihtiyacı var. Bunun için de zihniyet dönüşümüne… Sistem kurma ile zihniyet kavramlarını birbirine yakışan iki kelime. Sağlıklı bir sistem sağlıklı bir zihniyet ile kurulabilir ve sürdürülebilir. Bunun aksine, hazır işleyen bir sistemi liyakatsizlik, ehliyetsizlik ve yetersizlikler kısa zamanda yok edebilir.
Güney yarım kürenin sistem ve zihniyet temelinde değerlendirirsek durumunun hiç de iç açıcı olmadığı görülüyor. Kuzey Afrika’dan, Ortadoğu’ya, oradan Hint alt-kıtasına kadar geniş bir coğrafyanın sosyo-ekonomik, siyasi ve kültürel bakımdan gelişmişlik seviyelerinin düşüklüğünü ve ancak Güney Amerika ülkeleri ile yarışabildiklerini görüyoruz. Tarihi ve yakın coğrafyamızın komşu veya kardeş halkları, zengin yeraltı kaynakları da olmasa dünya sıralamalarında oldukça gerilerde kalacakları gün gibi ortada.
Fakat bu üzücü tespitle ancak bir “sonucu” ortaya koymuş ve sebeplere değinmeyen bir yakınmayla konuyu geçiştirmiş oluyoruz. Bu sonuca götüren esaslı sebeplerin çözümü halinde, yepyeni ve bambaşka sonuçlara ulaşılamaması için hiçbir sebep görünmüyor. Açıkçası bu tablonun sebeplerine derinlemesine inilmedikçe bahsettiğimiz tablonun değişme ihtimali yok. Problemlerin çoğundaki ilgi çekici benzerlikler aslında sebep-sonuç ilişkisini de gözler önüne seriyor:
Bu ülkelerin büyük çoğunluğu, ekonomide ve kalitede rekabeti dikkate almayan; ehliyet ve liyakat yerine daha ilkel kriterleri gözeten; problemleri zamanında tespit edemeyerek onların peşinden sürüklenen; içeriden ve dışarıdan kolay manipüle edilebilen; kendi içerisinde derin ideolojik kampları sürdüren; yöneticileri halka kulak tıkayan ve emanetçi “sömürge valisi” sadakatiyle çalışan ülkeler olmaları ilgi çekici ortak özelliklerinden.
Burada öncelikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin bir sistem ve zihniyet problemi içinde oldukları gerçeğini tespit ederek işe başlamalıyız. Kısmen gerçeklik payı da olsa bu ülkelerin gelişmesindeki geriliğin tamamını ve yaşanan bütün olumsuzlukları dış güçler, küresel oluşumlar ile izah etmeye çalışmak, “topu taca atan” büyük bir kolaycılık olur. Yırtıcıların, otçulların en zayıflarını av olarak seçmeleri gibi, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler ayakta kalabilecekleri bir sistemi kendi başlarına kuramadıkları sürece bütün kaynakları ve üretemeyip sürekli tüketen halklarıyla birlikte daha gelişkin olanların iştahını kabartmaya devam edecek. Sömürgecilik tarihi bize bunu açıkça ispatlıyor. Ancak 21.yy.’da yaşananlar da devlet yapısını ve halkını geliştirememiş toplumların maruz kaldıkları ağır maliyetleri gözlerimizin önüne seriyor.
İyi işleyen bir devlet sistemi şahıslar üzerine de planlanmaz. Acil problemlere derhal müdahale gerekse de iyi işleyen sistemler asırlık strateji ve planlara dayalı olarak kurulabilir ve şahıslardan bağımsız olarak tasarlanır. Şüphesiz iyi bir lider sistemsiz bir yapıyı bile harekete geçirip olumlu sonuçlar alabilir ancak, doğru denklem, güçlü bir liderin güçlü bir devlet sisteminin içinde aynı anda var olmasıdır.
İyi bir sistemin kurulabilmesi, tavandan tabana veya tabandan tavana doğru gerçekleşebilir. Yüksek kültürü olan ve soyut düşünebilen gelişmiş bir toplumun, sistemin inşasına veya kuruluyken bozulması halinde de yeniden inşasına yönelik talepleriyle bir sistem kurulabilir. Bir ülkede bir sistemin usulünce kurulup işletilememesi böylesi bir düzene ihtiyaç görülmemesinden kaynaklanabilir. Halkın farkındalığı olmadığından bir sisteme ve standartlara ihtiyaç hissedilmiyorsa ve talep de yoksa ancak tavandan tabana doğru bir işleyişle “erdemli” yöneticiler eliyle bir sitem kurulabilir. Onlar, ülkenin varlığını sürdürme ve halkın çıkarlarını koruma adına bir sistemi kurmayı isteyebilirler.
Hiçbir ülkede yöneticiler, dar menfaatlerini sistemsizlik şemsiyesi altında korumaya devam edebiliyorlarsa iyi işleyen bir sistemi kurmak için özel gayret göstermez. İnsanın bencil ve çıkarcı yapısı, bir sisteme tabi olmadan en pratik ve gayrı meşru yollardan başkalarının haklarını hiçe sayarak kendi çıkarlarına ulaşmaya çalışması ve bazılarının da hak etmeden bunda başarılı olması sisteme ihtiyacı fark etmemenin gerekçelerindendir.
Pekiyi bahsettiğimiz bu sistemi kurmak için nasıl bir zihin örgüsü ve psikolojik ortamın olması gerekir? Her şeyden önce iyi işleyen bir devlet sistemine güçlüden çok zayıf halk kitlelerinin ihtiyacı vardır. Çünkü kaotik ve belirsiz, kişiye göre değişen keyfi ortamlardan güçlüler daha fazla yararlanır, zayıflar ezilir. Bu ise kargaşanın içinden hayatta kalabilmek için sıradan insanları şahsi bağlantılar, çıkar ilişkileri, yeraltı veya yasa dışı dayanışma grupları veya yolsuzluk ilişkilerine yönelir. Bir an için rüşvetle işini çözen bir işadamını düşünelim. Bencil çıkarlarına ulaşırken kaç kişinin hakkını çiğnediğini ve toplumun güvenini nasıl zedelendiğini hesaba katmazken daha ağır bir suç ithamıyla karşılaştığında işleyen bir hukuk sisteminin kendisini korumasını bekler.
Sistemin iyi işleyip işlemediği bazı işaretlerden anlaşılabilir:
Bir ülkede hukuk güvenliğinin, hukuk düzeninin, ekonomik belirliliğin, imar ve çevre düzeninin varlığı, iyi bir belediyecilik, ortak ve genel standartları olan bir sosyal düzen vb. büyük çaplı bir çarkın yani işleyen bir sistemin varlığının işaretleri yakalanmış olur.
(Devam edeceğiz.)