☰
✕

ZORUNLU EĞİTİM NEDEN ZORUNLU?

Abone Ol

​​Eğitim mi, öğretim mi; yoksa ikisi birlikte mi?

Günümüz zorunlu eğitim sisteminin karşı karşıya kaldığı en yıkıcı kriz; eğitim alan ile eğitim veren arasındaki sevgi ve saygıya dayalı tüm bağların kopmuş olmasıdır. Oysa öğrenmenin serüveni eğitimin kalitesi için karşılıklı anlayış şarttır. Eğitimin her birey için aynı yaşta, aynı metodolojiyle ve aynı dozda "zorunlu" kılındığı mevcut kitle eğitimi modeli; okulları birer ilim yuvası olmaktan çıkarmaktadır. Öğretim metodu için standardizasyon gerekli olabilir ancak eğitim standardize edildikçe kalitesi bozulan bir süreçtir. Bu standardizasyon sonucunda eğitim süreci ailelerin çocuklarını gün boyu devrettiği bir "gözetim alanı"na dönüştürmektedir. Tabii olarak bu kaba, kişi tanımaz sistem, öğretmenleri de öğreticilikten ziyade sınıftaki düzeni sağlamakla görevli birer gözetmene dönüştürmüştür.

​​Son yıllarda medya ve kamuoyu gündemine sıkça yansıyan; sınıf içi disiplinsizlikler, öğretmenlere yönelik fiziksel ve sözlü şiddet vakaları, darbedilen ya da öldürülen öğretmenler, okul saldırıları, sosyal medyada öne çıkan akran zorbalığı videoları ve ilkokul seviyesine kadar inen madde bağımlılığı, ahlaki erozyon tesadüf değildir. Bu mesele ayrıca herkesin düşündüğü gibi çağın hastalığı da değildir.

​Okulda bulunmak istemeyen, akademik eğitime ilgisi ve yeteneği olmayan, ancak yasal zorunluluklar nedeniyle sistem içinde tutulan çocuklar ve gençler hem kendi potansiyellerini boşa harcamakta hem de okumak isteyen öğrencilerin eğitim hakkına olumsuz yönde etkili olmaktadırlar. Eğitim almak istemeyenlerin okulda mecburi tutulması, okulu bir ilim öğrenme yeri olmaktan çıkarıp bir gerilim sahasına dönüştürmektedir. Öğrenmek çabasında olanlar ile içsel isteksizliklerin çatışması öğretimi bozduğu gibi iyi birer insan ve vatandaş olma eğitimini de derinden yaralamaktadır.

​​Klasik Osmanlı ve medrese modelinde eğitim, saygı, ahlak, inanç, gelenek ve görenek, vatanperverlik, millî mücadele gibi temel ilkeler üzerine kuruluydu. Her çocuğun mizacı, huyu, olaylara yaklaşım şekli, zekâ türü ve yeteneği gözlemlenir; ilme kapasitesi tesbit edilen ilim yoluna (medrese), idari kabiliyeti olan devlet kademesine (enderun), el becerisi ve zanaata yatkın olan ise ahlak ve edep süzgecinden geçerek usta-çırak ilişkisiyle mesleğe (ahilik) yönlendirilirdi. Çünkü amaç insanın yetenekleri ölçüsünde bir konum elde etmesini sağlamaktı.

​Bugün ise tüm gençliği tek tip akademik yarışa (LGS ve YKS) mücadelesine mahkûm etmek ne bireye ne de ülkeye fayda sağlamaktadır. Öğrenim sürecinin sonunda bir meslek edinme süreci sadece akademik yükselmeye indirgenince zanaat, işinde ehil olmak ve istediği, mutlu olduğu işi yapmak isteyenlerin önündeki tek seçenek üniversite hâline gelmektedir. Üniversite mezunu işsizler ordusu yaratılırken, sanayide ve üretimde nitelikli ara eleman bulunamaması bu yanlış yönlendirmenin doğrudan sonucudur. Aslında bu ara eleman sıkıntısı akademik üretimin de pratik sonuca ulaşmasının önünde ciddi bir sorundur. Dünyanın en iyi uçağını düşünmek, çizmek, bunu imal edecek ara eleman olmadan bir hiçtir örneğin.

​​Unutmayalım ki "Ağaç yaş iken eğilir" düsturunca eğitim evde başlar. Ancak günümüzde aile bilincini kaybetmiş, çocuğun terbiyesini tamamen devlete ve okula havale etmiş bir veli profili türemiştir. Mahallelerin düzeni ve mahalle yaşamının eğitimi yerine öğretimin öne çıkması sokaklarımızda akran zorbalığı, uyuşturucu çetelerinin işgali ile sonuçlanmış, güvenilir alan olarak geriye sadece evlerimiz kalmıştır. Oysa çocuk ve genç dışarıda kaliteli bir çevrede enerjisini harcamalı ve beraber öğrenebilmelidir. Çocuğunu sadece başından atmak için okula gönderen ve ilk disiplin vakasında öğretmeni suçlayıp veli baskısı oluşturan bu anlayış, sistemin doğru ve hakkaniyetli işleyişini bozmaktadır. Kendi görevlerini yapmayan, aile birliğini, komşuluk ilişkilerini kuramayanların zararını aslında yine çocukları zarar gören anne ve babalar çekmektedir.

​Aslında kadim bir kültürün bakiyesi bu millet için çözüm çok kolay;

Devlet; özellikle ilköğretim öğretmenini veli karşısında yaptırımsız ve yalnız bırakmamalı, öğretmenin sınıftaki otoritesini ve itibarını koruyacak yasal güvenceleri sağlamalıdır. Öğretim başarısının yanı sıra eğitimin sonuçları konusunda kanıta dayalı ve eğitim bilimlerinin belirlediği ölçütlerde sonuçlara göre çocuğun yönetilmesinde öğretmenlerin kararları öncelikli olmalıdır. Anne ve babanın eğitim sürecine sorumlulukla katılımı bir tercih değil, zorunluluk olmalıdır. Yerine getirmeyenler için yasal önlemler alınmalıdır.

​Eğitimi önceleyen sistem için bu aşamada atılması gereken adımlar yeniden gözden geçirilmelidir. Eğitimi sadece bir "ders anlatma" ve sınav kazanma faaliyeti olarak değil, bütüncül bir insan yetiştirme sanatı olarak gören devletçi ve milliyetçi şuur, şu reform adımlarını acilen hayata geçirmelidir; yani temel sonuç “eğitim” olmalıdır:

Çocuk için doğrusu bu ise erken yaşta mesleki yönlendirme, kesintili eğitim modellerine geçilerek akademik alanda devam etmek istemeyen veya edemeyen öğrencilerin, bu konuda başarı gösteren ülke örneklerinde olduğu gibi iş garantili altyapılarla erken yaşta mesleki eğitime kazandırılması zorunludur. Bu çocukların bu alanlara özendirilmesi için maaş ödenmesi, sigortasının devlet tarafından yapılması, seçilen dallarda devlet tarafından işe alınması gibi önlemler alınmalıdır. Tüm çocuklar için ilkokuldan başlayan mesleki eğitimler verilmeli ve çocuğun ek meslekler öğrenmesi için zemin hazırlanmalıdır.

Hayata hazırlık ve ahlak odaklı müfredat; sınav odaklı değil, eğitim konusunda çok başarılı örneklerde olduğu gibi ilkokulda hayata hazırlayan, duygusal ve ahlaki başarıyı öne çıkaran bir yapının kurulması, ihtiyaç duyulan kadro planlaması ile LGS ile YKS gibi merkezî sınavların kaldırılması çocukların travmalarını azaltır ve onları daha kaliteli bireyler hâline getirir. Çünkü önemli olan sınavlar değil iyi eğitilmiş insan yetiştirmektir.

​Rehber öğretmen başına düşen öğrenci sayısının azaltılması, bu öğretmenlerin artırılması ve her okula psikolog görevlendirilmesi için gerekli altyapı hızla düzenlenmelidir.

​Sınıfta kalmanın tavizsiz uygulanması ve af mekanizmasının kaldırılması, disiplin cezalarının sicile işlenmesi; ancak olumlu davranış geliştiren öğrencinin cezasının yıl sonunda kurul kararıyla silinerek teşvik edilmesi ödül ceza mekanizmasının çağdaş bilim kurallarına yükseltilmesi zorunludur.

​Klasik öğrenme modeline geçilmesi, kitap, kalem, laboratuvar, deneyerek öğrenme, rollplay çalışmaları eğitimin temel direği hâline getirilmelidir. Akıllı tahta ve tablet kullanımının en minimum seviyeye indirilmesi, sosyal medya alışkanlıklarının azaltılması, ödev tarzının değiştirilmesi, sosyal sorumluluk projelerinde öğrencinin aktif katılımının sağlanması, arkadaşlık paylaşımının artırılması şarttır.

​Sonuç olarak: Eğitim, herkes için aynı dozda ve aynı şekilde "zorunlu" kılındığında niteliğini kaybetmektedir. Bu isteyen ile istemeyenin düzey ile yeteneklerin eşit değerlendirildiği sistem iyiyi törpülerken kötüyü zorunlu tutarak ikisini de kaybetmemize neden oluyor. Sistem; liyakat, ahlak, edep ve kabiliyet odaklı bir gönüllülük esasına dayandırılmalıdır. Devletçi ve milliyetçi bir şuurla; okumak istemeyeni zanaata ve mesleğe, okumak ve ilim yapmak isteyeni ise hak ettiği nitelikli eğitime yönlendiren bir model hem öğretmenin itibarını iade edecek hem de okul koridorlarını gözetim alanı olmaktan çıkarıp yeniden birer ilim yuvası hâline getirecektir.

Okul eylemleri, akran zorbalığı, uyuşturucu çeteleri, öğretmenlerin öldürülmesine engel olmak belki bunlardan önemlisi geleceğimiz olan çocuklarımızı çağın gereklerine uygun ama bu milletin edebi ile yetiştirmek için hızlıca gereğini yapmak zorundayız. Yoksa kaybeden bu millet olacak.