Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Boğaz’ı Ruslara dar etmek

Boğaz’ı Ruslara dar etmek

HALİL ARSLAN – Tarihi boyunca sıcak denizlere inmenin derdinde olan Rusya ile karşılaşmamız ilk değil. Evet… İlk karşılaşma değil bu. 1774’te Küçük Kaynarca da, 1798 ve 1805’te yapılan ittifaklarda, 1806’da yapılan savaşta, 1829’da Edirne Antlaşması’nda, 1833’te Hünkâr İskelesi Antlaşması’nda ve Boğazlar için bir dönüm noktası olan 1841’de ve tabii Sevr, Lozan ve Montrö’de…

1453’te İstanbul’un fethiyle Boğazlar üzerinde mutlak hâkimiyet kuran ecdad; iktisadi gelişim için sadece ticari alanda önce Venediklilere sonra Fransızlara, daha sonra da İngilizler ve Hollandalılara tavizler vermiştir. Geçici süreyle verilen bu tavizler, devletin menfaatine aykırılık teşkil ettiği durumlarda tereddüt yaşanmadan kaldırılıyordu. Fakat ticari tavizle yetinmek istemeyen ve dışarıya açılmak için Boğazlara mecbur olan Karadeniz komşusu bir Rusya vardı. Osmanlı, Rusya’nın olmazsa olmazını elinde bulunduruyorken, kavganın başlaması için başka bir sebebe gerek yoktu zaten.

Osmanlı’nın Rusya’ya karşı direncinin kırılması, duraklama döneminde gerçekleşti. 1774’teki savaştan Osmanlı mağlup ayrılmış ve 1797’de aralarında bir savunma antlaşması yapılmıştı. Bu antlaşmaya göre Boğazlar, Rus savaş gemileri hariç hiçbir yabancı ülke gemisine açılmayacaktı. 1809’da Osmanlı-Rus savaşı ile antlaşma sona ermiş ve yine 1829’da yapılan Edirne Antlaşması ile tüm devletlerin ticaret gemileri serbest geçiş hakkına sahip olmuştu.

Asıl mühim devre ise 1841’de Boğazların Osmanlı’nın mutlak hâkimiyetinden çıkmasıyla milletlerarası bir rejime tâbi kılınmasıydı. Bu da Osmanlı’nın bağımsızlığından ödün vermesi anlamına geliyordu. Bu anlaşmaya göre: Barış zamanında Boğazlar tüm harp gemilerine kapatılacak ve Osmanlı savaşa girdiği takdirde Boğazlar üzerinde sınırsız tasarruf yetkisine sahip olacaktı. Manidardır ki, kendi Boğazlarımız üzerinde yapacağımız tasarrufları artık başka devletler belirliyordu.

Tabii 1841’de yapılan antlaşma 1856’da Rus Çarı I. Nikola’nın saldırısıyla sona ermişti. Fakat yeniden oturulan masada yapılan Paris Antlaşması ile 1841’deki antlaşmanın geçerli olduğu ve ilave olarak Osmanlı’nın barış zamanında dahi dost ve müttefik devletlerin savaş gemilerine Boğaz’ı açma yetkisine sahip olduğu kararlaştırılmıştır. 1. Dünya Savaşı’na Boğazlar üzerinde yapılan antlaşmalarda bir değişikliğe gidilmese de Sevr Antlaşması ile temel değişiklikler vuku bulmuştur.

1. Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılmamız sonucu yapılan Sevr Antlaşması bizi adeta yok saymak ve parçalamak üzerine yapılmış bir antlaşmaydı. Fakat reayanın bunu kabul etmemesi ve İstiklal Harbi’nden muzaffer ayrılmasıyla 1923’te yapılan Lozan Barışı’nda Boğazlar için ayrı bir antlaşmaya gidildi. Bu antlaşmayla Sevr Antlaşması’nın getirdiği kabul edilemez yaptırımlar bir nebze olsun hafifletilmiş oldu. Ama asıl değişiklikler ve lehte kararlar, 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde alındı. Buna göre:
Ticaret gemileri, Boğazlar’dan mutlak geçiş serbestisine sahip olacak. Yani bu maddeyle taşıdığı bayrak fark etmeksizin ticaret gemileri; tamamen ücretsiz, istedikleri zaman ve sağlık kontrolü dışında bir kontrole tâbi tutulmadan Boğaz’dan geçebileceklerdir.
Fakat 2872 sayılı Çevre Kanunu çevreyi birden fazla defa kirleten gemilerin geçişini engellemeye izin veriyor olsa da bu kanunun uygulanabilirliği bizi sınırlandırmaktadır.

Ayrıca sözleşmeye göre: Türkiye savaşta olması veya kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayması halinde Boğaz’dan geçecek gemilere yapılacak denetimleri arttırabilecek, kılavuz kaptanı zorunlu kılabilecek ve geminin Boğaz’daki güzergâhını kendisi belirleyebilecektir. Rusya’nın sınır kapılarında bizim TIR’larımıza çıkardığı güçlükleri ve denetimleri sıklaştırmasına karşılık olarak Türkiye, Rusya’nın uçağının düşürülmesinden sonra yaşanan psikolojik savaşı sebep göstererek; ‘’kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidiyle karşı karşıya olduğu’’nu sayabilir. Uluslararası hukukta minareyi çalmadan kılıfını hazırlamak gerekir ki, haksız duruma düşmeye. Böylece Türkiye, devletler nezdinde gerçekleştirdiği yaptırımları meşrulaştırmış olur.
Savaş gemileri için alınan kararlara baktığımızda ise: ‘’Barış zamanında tüm devletlerin savaş gemileri geçiş serbestisine sahiptir. Savaş zamanında Türkiye savaşan değilse; savaş gemileri tam geçiş özgürlüğüne sahiptir. Fakat savaş zamanında Türkiye savaşan ise; savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükûmeti tümüyle dilediği gibi davranabilir. Türkiye kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayarsa; Türkiye savaş durumuna geçiş rejimini uygulamaya başlayabilecek. Ancak; Milletler Cemiyeti Konseyi, Türkiye’nin aldığı önlemleri 3’te 2 çoğunlukla haklı bulmazsa Türkiye bu önlemlerini geri almak zorunda kalacaktır.’’

Türkiye’nin savaşan olması durumunda herhangi bir tereddüt yok zaten. Fakat asıl problem, Türkiye’nin kendini savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayması için baz alınacak durumların belirli olmaması. Mesela, Rusya’nın uçağının düşürülmesi sonrasında uyguladığı yaptırımları ve Putin’in sarf ettiği intikam sözlerini savaş tehlikesi tehdidi olarak algılayabilir miyiz? Bunlar tehdit olarak kabul görürse Türkiye savaşanmış gibi kabul edilerek; maddede belirtildiği üzere Türk Hükûmeti Boğazlar konusunda dilediği gibi davranabilir.

Fakat muğlak olan bir ikinci nokta: Milletler Cemiyeti Konseyi’nin, Türkiye’nin aldığı önlemleri haklı bulmaması halinde, Türkiye’nin bu önlemleri geri almak zorunda kalacağıdır. Milletler Cemiyeti Konseyi, 2. Dünya Savaşı sırasında fiilen ortadan kalkmış ve konsey bugün Birleşmiş Milletler’e evrilmiş durumda. Bundan dolayıdır ki Milletler Cemiyeti Konseyi için alınan bu hükmün, bugün nasıl uygulanacağı muhal bir vak’a…

Etiketler
Do NOT follow this link or you will be banned from the site!