Son Dakika

Modern dünyada Müslümanca savaşmak

Üzerinde “La ilâhe illallah” sancağı dalgalanmadıkça da hiçbir toprak parçası Allah adına kurtarılmış sayılamazdı. İnsanları, bu topraklar üzerinde hüküm süren Bizans ya da Pers tağutundan kurtarıp bir Arap tağutuna teslim etmek asla bir çözüm yolu değildi, nihayetinde tağut yine tağut idi!

Modern dünyada Müslümanca savaşmak

Mustafa Mutlu / Diriliş Postası 

Müslüman dünyası 18. Hıristiyan yüzyılının ikinci yarısından, bilhassa 19. yüzyılın başlarından itibaren Batı’dan gelen güçlü meydan okumanın etkisinden -dünyanın diğer insanları gibi- bugüne kadar kurtulabilmiş değildir. Meydan okuma, başlangıçta savaş alanlarında ortaya çıkmış olsa da sadece askeri alanla sınırlı kalmadı; teknolojik, ekonomik, bilimsel, sosyal, kültürel ve adı “modern” olan yeni bir hayat ve zihniyet biçimi olarak nüfuzunu ve kapsamını giderek genişletti. Diğer insanlar gibi Müslümanlar’ın da inanma ve yaşama biçimini, üretim ve tüketimini, mevcut toplumsal yapılarını nitel bir dönüşüme uğratarak parçaladı; sonra da onları kendi değer sistemine, yöntem ve araçlarına göre yeniden örgütleme ve inşa edilmesini isteyerek, kendisinin bir parçası haline getirdi. Hem zihniyet hem hayat hem de bir dünya düzeni olarak yerküreyi kuşattı; sonra da bu durumu insanın ortak tarihi ve kaderiymiş gibi sunup yutturmaya kalktı. Müslümanlar’ın gösterdiği olağanüstü çaba bu projeye katılmama amacı taşıdığı halde; bugün belirginlik kazanmaya başladığı gibi bizlerin de yeni dünyanın bir parçası -en azından kısmen- olmaktan kurtulamadığımız, daha modernlikle hesaplaşamadan postmodernliğe yakalanmış olduğumuz ortaya çıktı.

18. yüzyılın vadettiği iyimserliğin büyük bir kısmının bugün yerini karamsarlığa bırakmış olması, Avrupalı insanın zihnini yoğun şekilde meşgul etmektedir. Fakat buna rağmen dünyanın Avrupa dışındaki kısmının bu vaatlerden devşirdikleri umutlarla geleceklerini kurmak üzere ölümüne bir mücadeleyi sürdürmekte olmaları, dikkat çekici olduğu kadar, “küresel” bir “durumla” karşı karşıya bulunduğumuzun da delili sayılır. Batı, yarattığı saçmalığın farkına varmışken diğer medeniyetlerin -özellikle Çin- bu kanser hücrelerini neden benimsediklerini anlamak güç. Bilinen tarih içinde böyle bir duruma, yeryüzü ve insanoğlu ilk defa şahit olmaktadır diyebiliriz.

Mücadeleyi veren Avrupa-dışı dünyadaki insanların yaklaşık bir çeyreğini teşkil eden Müslümanlar’ın modern dünya karşısındaki iki yüzyılı aşan çabalarının sorunlu yanlarının bulunduğunu belirtmek zorundayız. Öyle ki Müslümanlar uzun zamandan beri kendisine karşı mücadele ettikleri dünyanın aynı zamanda başından beri adım adım bir parçası olma süreci yaşamaktadırlar. Esasen korkunç bir durum. Yıllardır içerisinde sürdürdüğümüz hayatlarımız nedeniyle vaziyeti pek fark edemesek de seçmiş olduğumuz kurumsal ve entelektüel düzlemdeki “araç”lar; ilk dönem Hıristiyanlarının Roma karşısındaki mücadelelerini hatırlatmakta olduğunu ve bu mücadelenin tarihi ile benzerlik taşıdığını söylemek mümkündür. Mücadele 4. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık’ın bünyesine kattığı “değerler” sayesinde oluşan mayalanma ile on dört yüzyıllık tarihsel bir tecrübeden sonra, mahiyette onun dönüştürülmesine neden olmuştur. Hıristiyanlık yeni bir “hakikat” anlayışının doğmasına ve hayat biçiminin kurulmasına imkân hazırlarken, geriye kendisinden kültürel bir unsur olmanın dışında, hayatı tanzim edici bir güç olarak, fazla bir şey kalmadı.

MÜCADELE EDERKEN KABULLENME

Bugün de Müslüman ümmetin on dört yüzyıllık tarihsel tecrübesinden sonra; Roma karşısındaki ilk Hıristiyanların yöntem ve çabalarına benzer şekilde modern dünyaya -veya modernleşmiş Roma’ya- karşı mücadele ederken, aynı zamanda da bu dünyanın bir parçası olmaya başladıkları söylenebilir. Yaşanmaya başlanan bu durum, Müslümanlar’ın on dört yüzyıllık hakikati anlama ve yaşama biçiminden artık farklı olacağı anlamına geliyor. Bundan dolayı, günümüzde İslam’ın rolünün kendi yaşanmış geçmişi ile “aynı” mı, yoksa “farklı” mı olacağı önemlidir. Modernite, İslam’dan yeni bir “rol” ve/veya “işlev” üstlenmesini istemekte; böylece onu kendi geçmişinden koparmadan bir dönüşüme uğratabileceğini ümit etmektedir. Çünkü bugün İslam, fiziksel dünyası ve araçları değişmiş; bir kültürel, epistemolojik, yeni değerler dünyası ve farklı bir gaye ile süreçlendirilmiş “hayat evreni” içinde düşünülmek, anlaşılmak ve amel haline getirilmekle karşı karşıya kalmıştır. Diğer bir anlatımla modernitenin yorumlayıp şekillendirdiği, hatta yeni baştan inşa ettiği bir dünya ile bugün İslam/Müslümanlar karşı karşıya bulunmakta; Müslümanlar, ya kendini bu dünyaya göre yeniden yorumlayacak veya kendi ideallerinin ve epistemolojisinin önceliklerine uygun bir yorumla bu dünyayı aşmayı deneyecektir.

Birçok kesim/ülke birinci seçeneğin kolaycılık oltasına gelmiş bugün kendi benliğini batıya, onun tanrıtanımaz kavramlarına kaptırmıştır. Buna birçok sebep sayabiliriz lakin öyle zannediyorum ki en önemli sebep özümüzü bulmakta zorlanmamız. Bataklıktan kurtulmaya çalışan Müslüman tutunacak el bulamıyorsa burada suçu bataklığa atamayız. Batının bataklıktan çıkarıp üzerimize saldığı modernizm, sekülerizm kavramlarına bulunduğumuz çağda bile isteye kostüm giydirilmiştir. Oysa İslam’ın ilk dönem nesillerine de benzer kuşatmalar yapılmış, Müslümanlar ise ekseriyetle üstün çıkmışlardır. Çünkü özleri nedir, daha doğrusu öz nedir gayet iyi biliyorlardı.

ÇÖZÜM ÖZÜMÜZDE

Örneğin ilk dönem nesli; Kur’an’a, kültürünü ilerletmek, bilgisini arttırmak, haz almak veya tatmin olmak gibi amaçlarla yaklaşmazdı. Kur’an’ı, kültürü geliştiren, ilmi ve fıkhi hususlarda bilgi dağarcığını dolduran bir kaynak olarak algılamıyorlardı. Onlar, kendilerinin ve içinde yaşadıkları toplumun nasıl bir hayat tarzı takip etmesi gerektiğini öğrenmek ve tatbik etmek için Kur’an’ı inceliyorlardı. Bu bakımdan onların hiçbiri, ilahi emir ve talimatların bir toplantıda, bir anda artmasını arzu etmezlerdi. Zira onlar, böyle bir durumda üzerlerine binecek olan sorumluluk ve vazifelerin artacağını biliyorlardı. İbn Mesud’un rivayet ettiği hadisten de anlaşılacağı üzere onlar, on ayet ezberleyerek onları iyice öğrenip onlarla amel etmedikçe başka ayetler öğrenmezlerdi.

Yine o dönem insanları “la ilâhe illallah (Allah’tan başka ilâh yoktur)” cümlesinin ne anlama geldiğini biliyorlardı. Ulûhiyet kavramının en yüce egemenlik olduğunu, ulûhiyeti birleyerek egemenlik hususunda Allah’ın ortağı bulunmadığına inanmanın, egemenliğin kâhinlerin, reislerin, emir ve kralların elinden alarak tamamen Allah’a vermek anlamına geldiğini biliyorlardı. Böylece söz konusu güçlerin; vicdanlar, dini törenler, hayatın pratik yönleri, mallar, kanunlar, bedenler ve ruhlar üzerindeki hâkimiyet iddialarının tümden sonra ereceğinin farkındaydılar. Onlar, “La ilâhe illallah” cümlesinin, ulûhiyet kavramının en önemli özelliği olan hâkimiyet hakkını gasp eden dünyevi otoriteyi, bu haksız gaspa dayanan her türlü oldubittiye karşı bir başkaldırma olduğunun, toplumun, Allah’ın izni dışında uydurdukları kanunlara göre idare eden güçlere karşı çıkmak manasına geldiğinin bilincindeydiler. Bu cümlenin cümle olarak, sadece ağız oynatarak hiçbir değerinin olmadığını, ancak harekete geçilirse ulvi bir makamda yer alınacağını biliyorlardı.

Çıkış yolu

“La ilâhe illallah” lafzının yeryüzünün bütün noktalarına, batının daha üç asır önce boynuna zincir takıp kullandığı kölelere adalet götürmek olduğunu, hazinede beş kuruş para kalmamış, askerler perişan haldeyken yardım istendiği için koca koca emperyal devletlere birkaç gemiyle kafa tutmak anlamına geldiğini, sayıca az olmalarına rağmen zulüm saltanat sürdüğü için orduyu Filistin’e çevirmenin farz olduğunu pek tabii biliyorlardı.

Üzerinde “la ilâhe illallah” sancağı dalgalanmadıkça da hiçbir toprak parçası Allah adına kurtarılmış sayılamazdı. İnsanları, bu topraklar üzerinde hüküm süren Bizans ya da Pers tağutundan kurtarıp bir Arap tağutuna teslim etmek asla bir çözüm yolu değildi, nihayetinde tağut yine tağut idi! Hakikatte insanlar yalnızca Allah’ın kuludur. Ancak “la ilâhe illallah” sancağı dalgalanmadıkça, insanların Allah’ın kulu olmaları mümkün değildir. O dönem insanları bunun anlamının farkındaydılar: Hâkimiyet yalnızca Allah’a aittir, Allahtan başka hiç kimsenin kanun koyma yetkisi yoktur, hiç kimsenin bir başkası üzerinde egemenlik hakkı yoktur. Çünkü hâkimiyet, tümüyle Allah’a aittir. Zira İslam’ın insanlar için uygun gördüğü milliyet; Arap’ı, Bizanslı’yı, Persliyi, diğer renk ve ırktan olan insanların tümünü Allah’ın sancağı altında bir ve eşit sayan inanç milliyetidir.

İşte tek çıkış yolu budur. O yüzden ne mutlu “La ilâhe illallah” diyene.

Yorumlar