Kuralay, “Bizim geleneklerimiz ile örtüşmeyen bir darbeydi. Hepimizin ortak değerlerine saldırılmıştı” diye konuştu.

İstanbul Ticaret Odası Başkan Yardımcısı İsrafil Kuralay ile “28 Şubat Darbesi” üzerine konuştuk. 28 Şubat Darbesi’nin ve o dönemin, ‘toplumun genetik kodlarıyla oynandığı ağır bir dönem olduğunu’ belirten Kuralay, “Bin yıllık bir tarihi olan, manevi kültürle yoğrulmuş bir medeniyeti, geleneği olan toplumun her şeyine aykırıydı olanlar. Çünkü biz katmanlı bir toplum değil, geçişken bir toplumuz. Bizim ortak değerlerimiz var. Devlet, vatan, millet, bayrak, sancak, ülke herkesin ortak değeri. 28 Şubat bu değerleri yok edecek kadar gözü dönmüş bir azınlığın oluşturduğu bir tramvaydı” dedi.

28 Şubat 1997 tarihi sizin için ne ifade ediyor?

Türkiye’de kırılmanın yaşandığı, bir toplum mühendisliği avcılığıydı. Gerçekten sıkıntılı bir dönemin başlangıcıydı. Sonrasında toplum olarak sosyal, siyasal, ekonomik anlamda, eğitim anlamında çok büyük sıkıntılar yaşadık. Yani hayatımızın her yerine müdahale edildi. Acı ve sıkıntılı günlerin başlangıcı olarak duruyor bendeki anlamı… İnşallah; Allah bir daha bize o günleri göstermesin.

O dönemlerde MÜSİAD Yönetim Kurulu’nda “Basın Komisyonu Başkanı” olarak vazife aldınız. Bu süreçte neler yaşadınız?

O günler aslında bir tarafıyla kötü zamanlardı, diğer tarafıyla da iyi zamanlardı. Kimin sizinle beraber olduğunu, kimin sizinle olmadığını gördüğünüz; yani insanların ayıklandığı bir dönem olduğu için iyi zamanlardı. Cephede olanlar ile kendisini sisteme entegre edenler arasında bir farklılık ortaya çıkmıştı. Zor zamanlardı. Bütün iş adamları fişleniyordu, imam hatiplerle ilgili kapatma programları yapılıyordu, Kur’an kurslarının kapatılması ile ilgili çalışmalar yapılıyordu, üniversitelerde başörtüsü ile ilgili ciddi sıkıntılar vardı. Ekonomi, çok müdahale edildiği için kötüye gitmeye başlamıştı. Ciddi manada sıkıntılar yaşanmıştı. Biz de Türkiye’nin en dinamik iş adamları derneklerinden bir tanesi olan MÜSİAD olarak, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı (TGTV) ile beraber bu faaliyetlerin durdurulmasına yönelik çalışmalar yaptık. Başörtüsü meselelerine karşı ‘Özgürlük için el ele’ yürüyüşlerini gerçekleştirdik. El ele eylemleri için organizasyon yaptığımızda gittiğimiz birçok iş adamı, kuruluş ve derneklerin, “Biz bu eylemler içerisinde olmayalım, başımıza bir şey gelir, biz sıkıntı yaşarız” sözleriyle çok karşılaştık. Bu dönemde çok miktarda üye MÜSİAD’dan istifa etti. Bu süreçte böyle bir kurumda bulunmak istemiyorlardı. Çünkü işyerlerine baskı yapılıyordu.

28 Şubat’a sebep olan asıl olay nedir?

Türk toplumu, derin tarihi geçmişi olan, hoşgörüsü ve saygısı olan bir toplumdur. Toplumun değerlerine inanan, onlar gibi düşünen bir parti iktidara geliyor ve Necmettin Erbakan ‘başbakan’ oluyor. Toplumda bu süreçten sonra bir takım değişikliklerin olduğu hissediliyor. Çünkü Türkiye, 1980’lere kadar kapalı bir ekonomiyle, kapalı bir yönetim tarzıyla yönetiliyordu. 80’lerde rahmetli Turgut Özal’ın toplumu biraz açması ile birlikte dünyaya açılmıştı. 1990’larda da Erbakan hocanın iktidara gelmesi bir takım dış ve iç güçleri, derin güçleri tedirgin etti. Çünkü onlar toplumu kapatmışlardı. Kapalı bir elit grup ekonomiyi de devleti de sosyal hayatı da manipüle ediyorlardı. O dönemler darbecilerin yanında saf tutan iş dünyasından beş ‘sivil’ toplum örgütü vardı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRKİŞ)’nun da içlerinde bulunduğu bu beş ‘sivil’ toplum örgütüne “5’li çete” deniyordu. Toplumun ellerinden gideceklerini anlayınca derin güçler vasıtasıyla bu çete üzerinden toplumu manipüle etmeye çalışıyorlardı. Onlar yıllarca toplumu kendileri yönettiği için bu yönetimin ellerinden gittiğini gördüklerinde, halkın çocukları iktidara gelecek, güçlenecek endişesi ile bu müdahaleyi yaptılar diye düşünüyorum.

‘28 Şubat, bin yıl sürecek’ diyenlerin bu sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dönemin askerleri, yöneticileri, askeri bürokrasisi bu “Bin yıl sürecek” diyenlerdi. Allah’tan bin yıl değil de 10 yıl bile sürmedi. O zihniyet, o düşünce tepetaklak oldu. Onların kendi hayırlarına olan bir düşünce de değildi bu. Toplumun genetik kodlarıyla oynamaktı. 1000 yıllık bir tarihi olan, manevi kültürle yoğrulmuş bir medeniyeti, geleneği olan toplumun her şeyine aykırıydı olanlar. O talimatı veren komutanın da annesi başörtülü, babası hoca, dedesi müftü idi. Bunu bir sendrom veya psikolojik bir hastalık olarak da değerlendirebiliriz. Çünkü biz katmanlı bir toplum değil, geçişken bir toplumuz. İnsanların birbirine karşı birbirlerini yok edecek tarzda bir altyapısı olduğunu düşünmüyorum. Ailemizin bir kısmı başı örtülü olur, bir kısmı örtüsüz olur, bir kısmı muhafazakâr olur, bir kısmı liberal olur. Bunlar bizde bir çatışma vesilesi değildir. Çünkü bizim ortak değerlerimiz var. Devlet, vatan, millet, bayrak, sancak, ülke herkesin ortak değeri. Bu değerleri yok edecek kadar gözü dönmüş bir azınlığın oluşturduğu bir tramvaydı.

TOPLUMA KARŞI DEVLET OLAMAZ

Darbecilerin bir alışkanlıkları var. Yıllarca Türkiye maalesef, hem askeri bürokrasi hem sivil bürokrasinin eli ile yönlendirilmiş, yönetilmişti. Dış güçlerin de her zaman bizim ülkemizin üzerinde gözleri olmuştur. Onlardan da fikirler, bilgiler alarak belki temelde korumacı bir düşünce ile de yaklaşıyor olabilirler; ama neyi koruyorsun? Neyi kime karşı koruyorsun? Topluma karşı devlet olabilir mi? Toplumsuz bir devlet olabilir mi? Bu tamamen toplum mühendisliğinin bir başka çeşidiydi. ‘Bin yıl sürecek’ diyenler tarihin çöplüğüne çok hızlı bir şekilde gittiler. Allah’a şükür o dönem sıkıntıyı yaşayanlar tekrar bu memlekette iktidara geldiler. Devrim niteliğinde de işler yapıldı. İnanılmaz güzel işler yapıldı. 28 Şubat’ın sonunda oluşan ekonomik tablodan bugünkü geldiğimiz tablo arasında dağlar kadar fark var. Fiziki altyapısında, sosyal dokusunda, eğitimde, kültürde, sağlıkta, sanatta, inşaatta, gıdada her alanda çok büyük devrimler yapıldı. Toplum gerçekten olumlu manada dönüştü. Bu toplumun sağduyusu, inancı, samimiyeti, istikameti yeniden galebe çaldı ve toplum ile aynı düşüncede olan insanlar iktidara geldi. O yüzden 28 Şubat bin yıl yaşayacak diyenleri kimse hatırlamıyor bile.

Toplum olarak 28 Şubat’ı unutuyor olabilir miyiz?

Toplumsal hafızamız bu noktalarda çok zayıf. İstanbul’da bu kadar büyük el ele zinciri yapacak eylem dünyada bile belki yoktur. Ama ne bir yere kaydettik, ne bunun üzerine bir hikâye, bir roman yazdık ne de bunun üzerine bir film çektik. Çok küçük dokunuşlarla unuttuk gitti. Hâlbuki hatırlamak lazım. Tarihin yeniden tekerrür etmemesi için yaşadığımız musibetleri mutlaka bir yere kaydetmemiz lazım. Hatırlıyorum; 15 Temmuz’u yapanlar 28 Şubat’çıların da destekçileriydi. O dönemde başörtüsü için ‘Teferruat’ diyenler 15 Temmuz’da yine gündeme gelmedi mi? O açıdan bizim mutlaka yazılı, görsel, sanatsal olarak yaşadığımız acıları bir yere kaydetmemiz gerekir. Unutmak gibi bir hasretimiz var. Unutmak iyi; ama bir yere kaydedip unutmak lazım. O kini, hıncı sömürmek gibi bir şeyimiz olamaz; ama mutlaka yaşadıklarımızın romanla, hikâyeyle, sinemayla yaşatılması gerektiğini düşünüyorum. Şu anda 28 Şubat ile ilgili çok verimli kaynaklara sahip olduğumuzu düşünmüyorum.

28 Şubat’ı bu topluma yaşatanlar hak ettikleri cezaları aldılar mı?

28 Şubat’ı yapanlar gerçek manada yargılanmadılar. Gerçekten hak ettikleri cezayı almadılar. İbret olması açısından onlara bu saatten sonra ceza verip de ne olacak diye düşünebilirsiniz; ama kesinlikle yargılanıp hak ettikleri cezayı almaları gerekirdi. Bir de 28 Şubat Dönemi’nde mağdur olup o dönemin yanlış yargılamaları sonucunda hapiste olan insanlar var. Onların da tekrar dikkate alınarak yargılanmalarının en azından yeniden yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Muhabir: Haber Merkezi