Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Başkanlık sistemine bakış

Başkanlık sistemine bakış

Derleyen: Müjdat Gökçe

Türkiye’nin yeni bir “iktidar teknolojisi”ne ihtiyacı olduğu her kesimden insanca dile getirilmektedir. Küçük rötuşlarla veya Anayasa’nın bazı maddelerinin değiştirilmesiyle, Türkiye’deki değişim isteminin karşılanması mümkün müdür? Ülkemizde, kamu düzenini rasyonalize edebilecek yeni bir kanaviçeye ihtiyaç bulunmaktadır. Türkiye’de, özellikle koalisyon dönemlerinde, siyasetin çıkmaza girdiği veya parlamentonun işlevini yapamadığı sorgulanmaktadır. Bu nedenle toplumun “yönetilebilirlik zemini” doğru teşhis edilmelidir.
Parlamentarizm, yarı başkanlık ve başkanlık sistemlerinin hepsi de demokratik rejimlerdir. Kuşkusuz ki çoğulcu demokrasinin gelişmesinde, başkanlık sisteminin de etkisi büyük olmuştur.

Parlamentarizm, parlamenter rejim veya parlamenter hükümet, hukuken ve siyaseten sorumsuz devlet başkanının başkanlığında, yürütme organı ile yasama organı arasındaki kuvvetler ayrılığının yumuşak olduğu, organlar arasındaki hukuki ilişkinin eşitlik ve dengeye dayandığı bir temsili rejimdir.

Parlamenter hükümet sistemlerinde, yürütme organı düalist bir yapı içindedir. Bir tarafta bakanlar kurulu yani başbakan ve bakanlar, diğer yanda devlet başkanı (kral veya cumhurbaşkanı) bulunmaktadır. Bu iki taraftan devlet başkanı sorumsuz, bakanlar kurulu ise sorumludur. Cumhurbaşkanı, ülkenin birliğinin simgesi ve yürütmenin başıdır ama sorumsuzdur. Başbakan ise, hükümet ve yürütmenin sorumluluğunu taşır. Bakanlar kurulu bir bütün olarak meclis karşısında sorumludur; her bir bakan ayrıca bakanlığının hiyerarşik amiridir.
Klasik parlamenter rejimin yumuşak güçler ayrılığını tanımlayan 1982 Anayasası’nın Başlangıç hükümleri ve “düzenli ve uyumlu” çalışmaya yönelik amir hükmü karşısında, cumhurbaşkanını, siyasal iktidarın üstünde bir güç olarak kabul etmek mümkün değildir.

Parlamentarizme göre, “cumhurbaşkanının, bakanlar kurulu kararlarını siyasi yerindelik yönünden denetleme yetkisi yoktur”. Anayasa Mahkemesi’ne göre, “Anayasa ve yasalara aykırı olmadıkça, cumhurbaşkanının, bakanlar kurulu işlemlerini siyasal yerindelik yönünden denetlemeyip, imzalamak zorunda olduğu açıktır”. Aslında bir kişi sorumsuz ise onun yetkili kılınması hukukun genel ilkeleriyle uyuşmamaktadır.

Çağdaş parlamentarizm, genelde, yürütme organının giderek yasama alanında daha aktif biçimde rol oynaması ve inisiyatifi büyük ölçüde ele alması yönünde gelişmiştir. Günümüzde, kuvvetler ayrılığı, çoğulcu rejimlerdeki olgulara ters düşmektedir; rejimin liberalliği yasama-yürütme ayrılığına değil, fakat iktidar-muhalefet ayrılığına dayanmaktadır. Muhalefete tanınan serbestlik, iktidarı denetleme imkanları ve geleceğin iktidar adayı olması, rejimin liberal olmasının temelini oluşturmaktadır. Aslında kuvvetler ayrılığı teorisi de mutlak değildir.

Devlet organlarının fonksiyonları ve kuvvetleri arasında biyolojik alanda olduğu gibi mutlak bir ayrılık yoktur ve olamaz; aksine bu fonksiyon ve hatta kuvvet ayrılığına rağmen bir takım karışmalar vardır.
Güçlü, etkin ve isabetli yürütme, milli birliği hızlandırmada bir etken sayılmaktadır. Başkanlık rejiminin temel esprisi budur. Başkan, yürütmenin tam ve tek başıdır. Başkan, -bazı kayıtlarla- bütün üst düzey yöneticileri tayin ve azleder. Seçimde başkanı destekleyenler, başkan tarafından mükâfatlandırılır (spoil sistem). Dış politikayı başkan tek başına yürütür; ordunun başıdır; başkomutandır; stratejik kararları alır. Başkan, kanunların uygulanmasını denetler.

1982 Anayasası’nın cumhurbaşkanına verdiği yetkiler göz önüne alındıkta, birçok hukukçu, -cumhurbaşkanı halk tarafından da seçilince- yetkileri itibariyle, sistemi, yarı-başkanlık rejimi olarak göstermektedir
Bazılarınca, 1982 Anayasası’nın kurduğu sistem, yarı-başkanlık sistemi olarak kabul edilmiştir. 1982 Anayasası ile cumhurbaşkanına verilen yetkiler, Fransa’dakinden daha çoktur. Sanki anayasa maddeleri başkanlık için hazırlanmış ama son anda vazgeçilmiş de yarı-başkanlık sistemine dönülmüştür.

Yapılan değişiklikle cumhurbaşkanı halk tarafından seçildiğine göre, sistemimizin yarı-başkanlığa doğru gittiğini belirtmek gerekir. Gerçi bizde cumhurbaşkanının siyasal sorumsuzluğunu ve bunun gereği olan karşı-imza ilkesini kabul etmek suretiyle, parlamenter rejimin ikinci önemli unsuruna da yer verilmiştir. Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlemler, kuşkusuz, bu kuralın istisnasını oluşturmaktadır. Bilindiği gibi cumhurbaşkanı, sadece vatana ihanet suçu nedeniyle sorumlu tutulabilmektedir. Bakanlar, başbakana karşı siyasal açıdan sorumludur. Sistemde yapılan bir değişiklikle başbakan, 1982 Anayasası ile bir amir konumuna getirilmiş, eşitler arasında birinci olmaktan çıkarılmıştır. Mevzuatımıza göre, cumhurbaşkanının tek başına verdiği kararlar aleyhine dava açılamaz; ama açılabilmesi, kuşkusuz ki, hukuk devleti ilkesine daha uygun olurdu. Aksi görüşte olanlara göre, 1982 Anayasası, yarı-başkanlığı değil, parlamenter sistemi getirmiştir.

Çünkü;
(i) Hükümet, parlamento karşısında siyasal açıdan sorumludur.
(ii) Cumhurbaşkanı siyasal açıdan sorumsuzdur.
(iii) Cumhurbaşkanı bazı koşullarla meclisi feshedebilir. Bununla birlikte güç yürütmenin elindedir ve sorumsuz cumhurbaşkanı da güçlüdür.
Yürütme, 1961 Anayasasından farklı olarak, hem görev hem yetkidir. Yani yürütme, yasamaya bağlı olmadığı gibi, onun türevi de değildir. Bu görüşe göre, cumhurbaşkanını halk seçse bile, bu durum sistemi, yarı-başkanlık rejimine götürmeye yetmez; ayrıca, cumhurbaşkanı yürütmenin güçlü başı olmak zorundadır.
Başkanlık sistemi tartışmaları sadece Türkiye’nin gündeminde bulunan yapay bir husus değildir. Sistem tartışmaları sadece Türkiye’de değil, dünyada, hem yeni ve hem de eski demokrasilerde gündeme gelebilmektedir. 1950-1990 arasında; Fransa’da yarı-başkanlık sistemine geçilmiş (1958), Brezilya’da başkanlıktan yarı-başkanlık sistemine (1960), sonra yeniden başkanlığa dönülmüştür (1963). İsrail, başbakanını halkın seçtiği bir sisteme geçmiş (1992), sonra eski sistemine geri dönmüş (2001); Moldova yarı- başkanlıktan parlamentarizme geçmiştir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Kuşkusuz ki, siyaset bilimi “değişim” derken, “istikrar” da demektedir. Buna göre, kurumlar istikrar kazanmalı kervan yolda düzelir kuralına uyulmalı, istikrar da gözetilmelidir. 12 Eylül sonrasında başlayan “başkanlık sistemi” tartışmalarında Danışma Meclisi, İstanbul Hukuk Fakültesi Yönetim Kurulu, İstanbul Barosu ve bazı hukukçular, başkanlık sistemini tartışmışlardır. Başkanlık sistemi tartışmasını başlatan Cumhurbaşkanı Turgut Özal olmuş, 1997 sonrasında Süleyman Demirel bunu sürdürmüştür. Demirel’in başkanlık sistemi talebine Başbakan Bülent Ecevit şiddetle karşı çıkmıştır. 2002 sonrasında ise Prof. Dr. Burhan Kuzu, Cemil Çiçek ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başbakan olduğu dönemde tartışmayı sürdürmüşlerdir. Erdoğan bir konuşmasında başkanlık sistemi talebine gerekçe olarak, bürokratik oligarşiyi göstermiştir.
Türkiye nüfus açısından bir mozaik halinde olduğundan, bu hale en uygun sistem başkanlık sistemidir. Nüfusumuz homojen değildir; mezhep, etnik köken gibi farklılıklar, neticede koalisyonları doğurmakta, bu da statükoculuğu getirmektedir. 1961 Anayasası’na göre, yasama güçlüdür. Buna rağmen 1961’den günümüze, meclisin denetleme araçlarından olan gensoru, meclis soruşturması, meclis araştırması, genel görüşmedir ki bununla meclisin denetleme fonksiyonunu kullanamadığı açıktır. Ancak başkanlık sistemi birleştirebilir. Devlet işlerinde ivedilik esastır.
Görüldüğü gibi başkanlık sistemi daha verimli, daha etkin ve daha hızlı çalışan bir sistemdir. Başkanlık sistemi kuşkusuz ki tek çözüm değildir. Yeni seçim ve siyasal partiler yasası çıkarılmalı, dar bölgeli, iki turlu yöntem esas alınmalıdır. Sistemin idareye yeni bir dinamizm kazandıracağı, belirtilen yenilikleri yapacağı kuşkusuzdur.
Türkiye’nin yarı-başkanlığa yakın bir yerde duran sistemi yerine, yarı-başkanlık veya başkanlık sistemini benimsemek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesine tabidir. Bununla birlikte, kuşkusuz, yapılması gereken reformlar öncelikle tamamlanmalı, vesayetçi zihniyet sonlanmalı, egemenlik millete ait olmalı, güçler ayrılığı dengelenmeli, demokrasi tam oturmalı, bürokrasinin ve ülkenin yapısal sorunları çözülmelidir ki sistem değişikliği bir işe yarayabilsin. Bu yazıda gerekçeleri açıklandığı üzere, yarı-başkanlığa yakın bir yerde duran sistemimiz yerine, ülkeye adaptasyonu sağlanabilmiş, belirtilen aksak yanları giderilmiş, Türkiye’ye uygun bir yarı-başkanlık veya başkanlık sistemi Türkiye’nin yararına olacaktır.

Kaynakça:
Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu, SDE, 2010

Etiketler