Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Baudelaire’den bir Türkiye klasiği:“Sanat yararsızsa hayat da yararsızdır”

Baudelaire’den bir Türkiye klasiği:“Sanat yararsızsa hayat da yararsızdır”

İnsanlar sanata, insana hizmet bağlamında bakmaz bu ülkede. İşe yarar bir nesne ya da oluş olarak bakmaz. Kendisinden, hayatın bütün alanlarına dair yararlar ve hakikatler devşirilecek bir şey olarak bakmazlar. İnsanın ol-ma ve dolma macerasında sanatın rolünün olacağına ihtimal verilmez. İhtimal verilmediği için de ihtimam verilmez.

İsmail Erdoğan – ismael.erdogan@gmail.com  / Başlığa bakarak, Baudelaire nere Türkiye nere diyenleri duyar gibiyim. Ya da böyle bir şey yok tamamen ben uyduruyorum.(sayıklamalar)
Aslına bakarsanız sanatın bu kadar gündem olmaktan uzak olduğu bir ülkede, bu başlığa kimin itibar edeceğini merak ediyorum. İtiraz etmek için bile olsa itibar edecek kimse var mı merak ediyorum. Çünkü sanat yapmanın da, sanatı konuşmanın da sayıklamaktan öteye gitmediği ve sayıklamalara da kimsenin itibar etmediği bir ülkede yaşıyoruz.
Baudelaire ne zaman ve kime söylemiş bu sözü bilmiyorum. Esasen merak da etmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, tadında acılık var bu sözün. Acıtan bir acılık. Öte yandan acıtmasını da sevdim. Çünkü acıyan yerleriniz varsa varsınızdır bir nevi. Hayatın birincil ihtiyaçlar mertebesinden yükselip, deruni cevaplar mertebesine varması için acıyan yerlerinizin olması gerekir.
Bu söz de kalbimi acıttı benim. Kalbiyle düşünüp kalbiyle yaşayan bir ceddin evladı olarak acıttı kalbimi Baudelaire. Çünkü gerçeğin fotoğrafını çekip hakikatin perspektifiyle damıtarak söylemiş sözünü hazret. Tüm zamanlara dair bir hakikati dile getirmiş, dahası çarpmış yüzüne, gerçeğin yüzsüzlüğünün.
Bu kadar edebiyat yeter diyenleri duyar gibiyim. Peki öyle olsun.
Efendim, “sanat yararsızsa hayat da yararsızdır” ne demek ve bunun Türkiye’yle gerçekten ne alakası var?
Şöyle ki, Türkiye’de sanat, avamla havas arasında sıkışmış durumda bugün. Havas denilen elitler güruhu, Cumhuriyet’in kazanımları üzerinden Coni’ye göre hazırlanmış elbiseleri üzerlerine geçirmiş ve kifayetlerine bakmadan bugünlere kadar gelmişler. Kendilerine avam denilen güruh ise, kendi gelenekleri içinde hapsolup, iki günü eşit olanın zararda olduğu hadisine nazire yaparcasına günlerini eşitlemiş ve onlar da bugünlere gelmişler. Uzun bir süre kendi gettolarında hüküm sürdükleri sanat anlayışları ve performanslarıyla balık avına çıkan bu güruhlar, küreselleşen dünyayla ve hatırı sayılır bir zenginleşmeyle beraber artık içi içe geçmiş durumdalar.
İşte Türkiye’de sanat bu iki güruh arasında sıkışmış vaziyette bugün.
O kadar ki, bir zamanlar elitlerin, adım atmayı bırak adını bile duymadıkları sanat organizasyonlarında bugün, avam denilen insanlar adım atıp organizatör olarak boy göstermekteler. Geçmişte var olan katı sınırlar bugün ortadan kalkmış görünüyor. Sadece görünüyor denilebilir ve haklı da çıkılabilir. Çünkü mekânsal birliktelikler zihinsel birliktelikler anlamına gelmiyor. Aynı ortamda birbirine bakışlar hala değişmiş değil. Hala bir taraf yukardan bakıyor diğerine. Diğer taraf da ebedi ve ezeli bir aşağılıkmış gibi aşağıdan bakıyor diğerine. Yani bir kompleks var bakışında. Sanki etine saplanmış bir kompleks. Öyle hissetmese de öyle görünen bir kompleks. İkisi de öz itibariyle değişmiş değil. Bu da çok normal. Çünkü eşyanın değişmeyen bir tabiatı var. İnsanda değişebilse de uzun zamana ihtiyaç var. Ha deyince olacak bir şey değil. Bunun sonucunda iki güruh da rahat değil. İki tarafta da huzursuzluk var. Bir tarafta hazımsızlık diğer tarafta hazırsızlık. Bir taraf hala Kaf Dağı’nda, diğer taraf hala etekleriyle eteklerinde.
Peki, kim doğru kim yalan? Kim sanal kim gerçek? Kaf Dağı’nın zirvesinde oturanlar mı, eteklerinde çamura bulananlar mı?
Aslında ne Kaf Dağı var ortada, ne de eteklerinde çamura bulananlar. Çünkü ikisi de gerçek, ikisi de sanal. İkisi de kurgulanmış dünyanın tarafları. “Sipariş üzerine yaratılmış” bir dünyanın piyonları.
Ne elitler, tırnaklarıyla kazandılar balo salonlarını, ne de çamura bulananlar devam ettirdiler, alemden Allah’a götüren yeryüzü salonlarını.
İkisinin de sanat yolunda geldiği nokta aynı. İkisinin de sanata bakışı aynı. İkisinin de sanatla hayat arasındaki uçurumu aynı.
Türkiye’de hemen hemen herkesin sanata bakışı aynıdır. Baudelaire de işte bunu dile getirmiştir. Bu ülkede sanat, işe yaramayan bir şeydir. Sanata bakışın temelinde bir arıza vardır. Sanatla araya konulan mesafeye ilham olan bir arıza. O da para getirmemesidir. Para getirse de huzur getirmemesidir.
İnsanlar sanata, insana hizmet bağlamında bakmaz bu ülkede. İşe yarar bir nesne ya da oluş olarak bakmaz. Kendisinden, hayatın bütün alanlarına dair yararlar ve hakikatler devşirilecek bir şey olarak bakmazlar. İnsanın ol-ma ve dolma macerasında sanatın rolünün olacağına ihtimal verilmez. İhtimal verilmediği için de ihtimam verilmez.
Sanat aynı din gibi belirli alanlara hapsedilir bu ülkede. Bazen vardır hayatta bazen yok, hatta çoklukla yok. Kul ile Allah arasında spesifik bir tecrübedir sanki sanat. Yani o kadardır. Hatta o kadar bile değildir. Çünkü bireysel his ve tecrübelere indirgenen sanat yok olur. Sanat insanla ilgili olduğu kadar, dışındaki her şeyle de ilgilidir. Her şeyin içinde sanat vardır. Her şey sanattan bir parçadır. Çünkü Allah’ın cemal sıfatı her şeye yansımıştır. Her şeyde O’ndan bir parça vardır. Yeri, göğü yaratan O’dur. Doğu’nun da Batı’nın da sahibi O’dur. Yaratışı güzel olan O’dur. Yaratışı en güzel olan O’dur. O yarattığı için güzeldir her şey.
Sanatı küçük dünyalarında var etmeye/boğmaya çalışanlar bilmez bu hakikati. Anlatsanız da anlayamazlar. Çünkü birisi için sanat, bir imtiyaz vesilesidir fildişi kulesinde. Diğeri içinse ifsat edici bir tahrik. Birisi için üstünlük belirtisidir sanat, diğeri için alçaklık. Biri caka satmanın derdindedir sanatla, diğeri cakanın altında kalmamanın. Biri için diğerine doğrultulmuş silahtır sanat, diğeri içinse silahsızlanma yarışı. Yani ikisi de madalyonun birer yüzüdür. Ama ikisini bir araya getirdiğinizde bir madalyon etmezler.
Halbuki sanat hayattır. Hayatın bütün damarlarına sızmış ve güzellik üzerinden devamlı muhatap olduğumuz bir turnusol kağıdıdır sanat. Arınmanın en naif, arıtmanın da en zarif biçimidir sanat. Sanata muhatap olmayan kimse yoktur bu yüzden.
Ve sanat herkesin karşısına aynı yüzle çıkar. Size ayna olur sanat. Ötekileştirmenin bütün dillerini susturur ve siz kardeşsiniz der. Hepiniz Âdem’den, Âdem de topraktandır der sanat. Bütün kutupları barıştıran ve ikiyi birleyen bir dildir sanat.
Sanat böyleyken, insanların sanata bakışlarındaki farklılık uzaklaştırıyor onları birbirinden. Sanat yüzünden uzaklaşmıyorlar ama sanat en bariz ibraz oluyor aralarındaki farka. Biri sanat benim diyor, diğeri sanat benden uzak dursun diyor. Aslında ikisi de aynı şeyi söylüyor. Çünkü ikisi de sanat derken sanat demiyor. İkisi de sanatın içinde sanatsız kalıyor.
Sanat kimsenin tekelinde değildir. Sanat “pragmatik matrislerin optimizasyonuna” kurban gidecek bir iş ya da uğraş da değildir. Sanat, üretmek fiilinden hayatı zenginleştirmektir. Yoksun kaldıklarında insanların yoksulluğunu dışa vuran şeydir.
Parayla ölçülemeyen şeydir sanat. Herkesin sahip olduğu ve herkesin sahiplendikçe güzelleştiği şeydir sanat.
Sanatı yarara ya da zarara kurban vermeyelim. Sanat neşe saçsın etrafa ve aydınlatsın karanlıkları. Zulmetin göğsünde patlasın bombaları ve aralansın ba’sü ba’del mevt.
İzin verirsek olur. Anlarsak olur. İnanırsak olur…
Baki selamlar!

Etiketler