Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Bir intihar bombacısının anatomisi -Sultanahmet faciası üzerine-

Bir intihar bombacısının anatomisi -Sultanahmet faciası üzerine-

Saim Tut

Sultanahmet’in huzur verici ihtişamı, etrafta meraklı gözlerle her şeyi fotoğraflamaya çalışan gezginler, seyyar satıcılar ve hatta etrafta oynaşan çocuklar onun anlamlar dünyasında hiçbir karşılık taşımıyordu. Ebu Huzeyfe’nin “Helal ya ahiy” diye 3 saat önce verdiği bazı “şifalı” haplar bazen başını döndürür gibi oluyordu ama hemen kendisini hedefine odaklamayı başarıyordu. 

Gece boyu uyumamıştı. Bugün gerçekleştireceği eylemin tarihsel önemi ve Allah katındaki “değeri” kendisine tafsilatlı olarak anlatılmış ve kalben mutmain olmuştu ama yine de ayaklarının geri kaçmaması için sabaha kadar namaz kılarak ve Kur’an okuyarak bu “ulvi” görevi sindirmeye çalışmıştı. Pimi çekiği anda tüm dünyayı değiştirecek adımı atmış olacak ve “Rabbinin rızasını kazanmış olarak” içinde sonsuz nimetler bulunan vaat edilmiş Cennet’e “girecekti.”
Kendisinden emin adımlarla operasyonu gerçekleştireceği alana doğru yürümeye başladığında içinde annesini arayıp son bir kez sesini duymak hissinin belirdiğini fark etti. Hemen bir estağfirullah çekip bu duyguyu bastırdı, zira bu gibi yönelimler “cihad” yolundaki azmini örseleyip, yalpalatabilirdi. Cennet’te nasıl olsa buluşacaklardı, üstelik hiç tanıma şansı bulamadığı, yaşayıp yaşamadığını dahi bilmediği babası da onlara katılacaktı muhtemelen. Ama bunları düşünmenin sırası değildi.
Kendisi gibi yüz binlercesine tamamıyla insani ve vicdani nedenlerle kol kanat geren bir devletin en büyük kentinin göbeğinde birazdan üzerindeki bombaları patlatacak ve sayısını o an tahmin edemediği çoklukta “kafiri” Cehennem’e iteleyecekti. Bu eylemi yapmaya ikna olduğunda hücre şefleri Ebu Huzeyfe’den bilançonun çok büyük olmasını sağlayacak çapta bombalarla kendisini donatmasını rica etmişti. Şef de bu talebe “Seve seve” diyerek karşılık vermiş ve düzeneği bu şekilde hazırlamıştı. Gerçi bu Ebu Huzeyfe’yi yeni tanımıştı ama son derece muttaki biri olduğu “kafirlere” karşı içinde beslediği sonsuz hırs ve öfkeden belliydi. Üstelik ricasını kırmayarak en gelişmiş ve güçlü patlayıcıları maliyetine bakmaksızın kendisine sağlamıştı. İki sözünden birinin “Hüküm ancak Allah’ındır” olması ise güvencini çok artırmıştı.
Artık “yüce” eylemini gerçekleştireceği alandaydı ve geri dönüşünün mümkün olmadığını biliyordu. Lodoslu açık bir gündü ancak o yüzüne çarpan tatlı esintinin hazzını duyamayacak kadar başka bir boyuttaydı. Sultanahmet Camisi’nin huzur verici ihtişamı, etrafta meraklı gözlerle her şeyi fotoğraflamaya çalışan gezginler, seyyar satıcılar ve hatta etrafta oynaşan çocuklar onun anlamlar dünyasında hiçbir karşılık taşımıyordu. Ebu Huzeyfe’nin “Helal ya ahiy” diye 3 saat önce verdiği bazı “şifalı” haplar bazen başını döndürür gibi oluyordu ama hemen kendisini hedefine odaklamayı başarıyordu. Gerçi o an neden orada olduğunu sorulsa kafasını toplayıp buna belki de bir cevap veremezdi ama bu işi gerçekleştirmek şimdi tek yaşam gayesiydi. Dikkatli bakıldığında dudaklarından bir mırıltı gibi dökülen belli belirsiz seslerin Arapça’da “Patlatacağım” manasına geldiği anlaşılabilirdi.
Çok gençti ama çok ağır şeyler yaşamıştı kuşkusuz. Tam da üniversiteye başladığı yıl bu olaylar baş göstermiş, çoluk çocuk yüzlerce insanın ağır silahlarla öldürüldüğüne şahitlik etmişti. Birçok yakınını da bu esnada kaybetmişti. Birçoğu gibi o da “Halk reform istiyor!” sloganları eşliğinde barışçıl gösterilere katılarak bu sürece dahil olmuştu. Aslında niyeti iyi bir mühendis olmaktı hayatın kollarına atılırken. Münasip bir kızla evlenmek ve çocuklarına müşfik bir baba olmak isterdi her şey normal şeklinde yürüseydi. Çok fazla dini bilgisi yoktu gerçi amma, Cuma namazlarını kaçırmaz, fırsat buldukça Kur’an okur ve eksiği gediğiyle günlük namazlarını kılmaya da dikkat ederdi. Rejimi protesto edenlere karşı şiddetli katliamların yaşanmaya başlamasından sonra bir anda kendisini silahlı direniş gruplarından birinin arasında buldu. Birçok arkadaşı cephelerde yanında öldürüldüler. O esnada El Kaide gibi güçlü ve şiddetli savaşan gruplara sempati duymaya başladı. Ardından El Kaide’den yakın olduğu bir arkadaşının telkinleriyle Bağdadi denilen birinin grubunda savaşmaya karar verdiler. Onları daha disiplinli ve “kafire” karşı daha acımasız görüyorlardı. Bunca zulüm ve kıyımlara maruz kaldıktan sonra zafer için ihtiyacını duydukları şeyin daha fazla şiddet, hatta kendi yollarını benimsemeyenleri de bu şekilde yola getirip hizaya sokmak olduğunu düşündüler ve yeni örgütleri bu konuda tartışmasız ve eline su dökülemeyecek denli en kanlısıydı.
Arada bir “Acaba en başında Türkiye’ye kaçıp yeni bir hayat kurmanın yollarını arasa mıydım? Ya da eğitimime devam etmenin…” falan diye düşündüğü de olurdu. Ardından subhanallah çeker ve aidiyeti nedeniyle yaşamını anlamlandırabildiği örgütünün ve şeflerinin talimatları doğrultusunda yoluna devam etmeyi daha güvenli bulurdu. Yorulduğunu hissetmeye başladığı günlerde artık sadece ölüm fikrine odaklanmıştı. Yaşam son derece değersiz ve alçaklıklarla dolu bir eziyet sahasına dönüşmüştü gözünde. Şefleri bunu fark ettiklerinde onun bu yönelimini ödülsüz bırakmak istemediler. Yeni ve son görevi İstanbul olacak ve bu vesileyle Cennet’i “garantileyip” gerçek huzuru bulacaktı.
Orada işte o meydanda bulunan gösterişli tarihi çeşmenin yakınında dolaşan kalabalık bir grup vardı ve birisi onlara sanki vaaz verir gibi bir şeyler anlatıyordu. Yarı açık bilincinde “işte tamam bunlar, dünyayı zulme ve küfre boğan kafirler bunlar, şimdi intikam vakti; onlar Cehennem’e, ben Cennet’e…” şeklinde bir ses belirdi. Yanlarına doğru yöneldi ve coğrafyasında yaşanan tüm haksızlık ve zulümlerin faturasını az sonra olacaklardan habersizce pür dikkat rehberlerini dinleyen çoğunluğu sarışınlardan oluşan topluluğa kesti. Ondan, yapmasını istediklerini yapıyor olmanın kıvancını yaşıyordu. Cesurdu işte, fedaiydi en azından ve bunu grubuna tescilletiyordu. Eli düzeneğin pimine doğru yöneldiğinde hiçbir şey düşünemez olmuştu. Annem bilse çok kızardı diye bir duygulanım içersine girdiği anda gözünden bir damla yaş geldi, ancak kimsenin o yaşı fark edecek zamanı ve fırsatı olmadı.

Etiketler