Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Çırpınırdın Garadeniz…

Çırpınırdın Garadeniz…

1916 yılında, bilimde büyük bir devrim yapılmış; Albert Einstein izafiyet teorisini ortaya koymuştu. Ancak dünyanın, bu büyük teori ile ilgilenecek hâli neredeyse kalmamış gibiydi; her yerde ölüm ve açlık kol gezmekteydi.

Uzun süren savaşta yenen ve yenilen bütün devletlerin halkları büyük bir çöküntü içindeydi. Savaşan bütün milletlerin dirençleri kırılma noktasına gelmişti.

1916’nın sonlarında Rus Ordusu üç milyonu aşkın ölü bir o kadar ağır yaralı ve hasta ve iki milyonu aşan esirin içinde bulunduğu korkunç bir savaş bilançosuyla karşı karşıya kalmıştı.
Almanya’nın savaştaki konumu ise bütün dünyayı şaşkınlığa sevk etmişti. Bir tarihçinin tespitiyle; Almanya, müttefiklerin önemli bir yardımı olmadan, dünyanın geri kalanını kendisinden uzakta tutabilmiş, Rusya’yı yenmiş, iki yüz yıldır “Avrupa’nın askeri devi” diye bilinen Fransa’nın gücünü tüketmiş ve hatta 1917’ye gelindiğinde İngiltere’yi açlıkla karşı karşıya getirerek neredeyse teslim konumuna sokmuştu.

İngiltere ise Çanakkale’de büyük bir bozgun uğramış, ayrıca Osmanlı hatlarında bulunan Arap nüfusu isyana sevk etme çabaları sonuçsuz kalmıştı. Esir kamplarında bulunan Arap subaylarla yapılan görüşmelere dayanılarak hazırlanan bir İngiliz istihbarat raporunda, subaylardan tamamına yakınının Osmanlı’yı desteklediği, desteklemeyen çok küçük bir azınlığın ise “Osmanlı’ya karşı askeri bir isyanın vicdanlarına uygun olmadığı” belirtiliyordu.
Gücü biten Fransa ise savaşın ilk iki haftasında Almanların Paris yakınlarındaki topraklarını işgal etmesini engelleyememiş; bir buçuk milyona yakın insanını bu savaşta kaybederek ağır bir darbe almıştı.

Osmanlıya gelince birçok ayrı cephede savaşa girmesine rağmen savaş performansı en az Almanlarınki kadar şaşırtıcıydı. 1915-1916’da Batıda İngiltere ve Fransa’yı yenmiş, aynı anda Doğudan gelen İngiliz Hindistan’ı ordularını ezmiş ve kuzeyde Rus işgal ordularını durdurmuştu. Osmanlı, 1916 sonbaharı ile 1917 sonbaharı arasında yaralı ama dimdik ayakta dururken düşman İtilaf Devletlerinin hükümetleri düşmekteydi. Anadolu’da da halk siyasi çalkantılar ve savaşla boğuşurken yine de savaşan milletler içinde en güçlü olanı Anadolu halkı olacaktı.
Rus Ordusu, bütün tükenmişliğine rağmen 1917 kışını geçirdikten sonra İç Anadolu ve Doğu Anadolu’yu işgal etmek ve ardından da Musul üzerinden hareket ederek Irak’taki İngiliz ordusu ile birleşmek üzere plân yapıyordu.

15 Mart 1917’de Rusya’da Çar II. Nikola istifa etmek mecburiyetinde kaldı.
Böylelikle üç yüz yıllık Romanov hükümdarlığı sona erecek, Ekim 1917’deki Bolşevik ihtilâli sonrasında da Rusların planları alt üst olacak; ihtilal hem Birinci Dünya Savaşının hem de dünyanın bu tarihten sonraki gidişatını derinden etkileyecekti.
2 Temmuz 1917’de bu kez Osmanlı Devletine savaş ilan eden ülke Yunanistan oldu.
Yılın sonlarına doğru Rusya’da Büyük Ekim Devrimi yapıldı ve Lenin’in önderliğinde Bolşevikler iktidarı ele geçirdiler.
Yıllar sonra Lloyd George, Ekim Devrimi ile ilgili olarak yaptığı değerlendirmede şunları söyleyecekti Avam Kamarasına: “Rusya’nın çöküşüne hemen hemen bütünüyle Osmanlı İmparatorluğu neden olmuştur.”
Bu görüşün temelinde yatan şey ise, İttihat ve Terakki’nin Rusya’nın ithalat ve ihracatını kesmesi ile birlikte ülkeyi silah ve gelirden mahrum bırakması olarak bilinecekti.

OSMANLI’NIN SON SAVAŞI

Kafkasya, Süveyş Kanalı, Hicaz ve Yemen, Irak, Suriye ve Filistin, Galiçya, Romanya ve Makedonya, Çanakkale… Sonra Balkanlar, Trablusgarp, Bingazi ve Anadolu.
Osmanlı Ordusu Birinci Dünya Savaşında ve onun hemen öncesinde bu yerlerin her birinde savaşa girdi. Buralar, o savaştaki cephelerin adlarıdır aynı zamanda… Türk ve Müslüman illeri İngilizler, İtalyanlar, Fransızlar, Ruslar tarafından işgal edilmişti.
Osmanlı’yı insanlık Tarihindeki yürüyüşünde durdurmak isteyen bütün güçler ittifak etmiş ve büyük yıkım başlamıştı. İslam’ın o devirdeki en büyük kuvveti olan Osmanlı Devleti, sınırlarının tamamında saldırıya uğramıştı. İşgal altındaki topraklarda yaşayan Müslümanlar, bitmeyen bir hasretle gözlerini yollara yatırmış Anadolu Türkünün gelmesini bekliyordu.
İşte bunlardan yalnızca biri olan Azerbaycan halkı, hürriyet ve istiklal için son bir umutla, Anadolu’ya, çağrıda bulundu. Çağrı, tam da Osmanlı’nın artık devlet olarak gücünü tamamen kaybettiği ve dağıldığı çıplak Anadolu topraklarında nasıl yankı bulacaktı?
Bunu öğrenmek için Kafkasyalıların çok uzun zaman beklemesi gerekmeyecekti.

DAĞLARIN ÖZGÜRLÜK TUTKUSU

Osmanlı Hükümeti, tarihinin neredeyse en zayıf zamanlarını yaşamasına rağmen Azerbaycan Türklerinden gelen çağrıya tam anlamıyla bir destanla cevap verecekti: nisyanla malul insan hafızasından asla çıkmayacak bu destanın adı Kafkas İslam Ordusu’ydu.
Bütün Kafkasya ve Türkistan’ın istiklali için yola çıkan Kafkas İslam Ordusu, Misak-ı Milli sınırları dışında kalan topraklardaki son zafer yürüyüşümüzdür aynı zamanda. Bir daha geri dönmemek üzere ileri atılmanın en muhteşem ifadesidir Kafkas İslam Ordusu.
Destanlaşan bir kahramanlığın, kardeşlerinin avazına avaz vermenin şaheseridir. Rus, Ermeni ve İngiliz zulmü ile kırılan Kafkasya Müslümanlarının dinmeyen arzusudur o ordu… Kafkas İslam Ordusunun Kumandanı olan Nuri Paşanın adı, yeni doğan Azeri balalarına ad olmuştur bir zaman.
İşte böyle zor bir dönemde işgal altındaki Azerbaycan halkı da hasretle Anadolu Türklerinden yardım bekliyordu.
Bir Türkiye sevdalısı, Balkan Harbinde, Osmanlı Ordusu saflarında gönüllü olarak savaşmış olan Azeri şair Ahmet Cevad’ın 1914 yılında yazdığı şiir, Kafkasya’da yaşayan Müslümanların ortak temennisini dile getiren bir çağrıydı adeta:

“Çırpınırdın Garadeniz
Bakıp Türk’ün bayrağına
Ah deyerdin, heç ölmezdin
Düşebilsem ayağına!”

Kafkasya söz konusu olduğunda Almanya da dâhil olmak üzere batılı devletlerin tamamı Osmanlı Devletine karşı saf tutarken, bu devletleri alenen karşısına almak İttihat ve Terakki yönetiminin işine gelmiyordu. Bunun için düşman cephesini oyalayacak taktikler geliştirmek zorundaydılar. Üstelik cephelerin tamamından topyekûn bir galibiyet haberi de ne yazık ki gelmiyordu.
Kuzey Kafkasya Halkları, siyasi birlik kurmak için çalışırlarken Bolşevikler iktidarı ele geçirdi ve iç savaş başladı. Bolşevikler, Çarlık taraftarlarının oluşturacağı cepheyi bölüp parçalamak için, Rus olmayan milletlerin nasıl kullanılacağı konusunda hesaplar yapıyorlardı. Bu maksatla, yoğun bir propaganda başlatarak 2 Kasım 1917’de “Rusya Milletlerinin Hakları” başlığını taşıyan bir bildiri yayınladılar.

Sovyet liderleri, Çarlık yönetimine karşı Müslüman topluluğu yanlarına çekerek zaman kazanmaya çalışıyordu.
Kuzey Kafkasya Merkez Komitesi 20 Kasım 1917’de, Rusya’dan ayrıldığını ve bağımsız bir devlet olduğunu ilan etti. Ancak birliği korumak konusunda güçlük çekiyordu. Yeni bağımsız devletin, dışarıdan güçlü bir desteğe ihtiyacı vardı. Bunu da, Osmanlı Devletinden bekliyordu. Gerekli desteği sağlamak üzere; Abdülmecid Çermoy ve Haydar Bammat başkanlığında bir heyet oluşturuldu. Heyet, Tiflis’te, Batum’da Trabzon’da görüşmeler yaparak, yoluna devam ederken 6 Mayıs 1918’de İstanbul’a ulaştı.
İttihat ve Terakki Hükümeti, ilerde Rusya ile Türkiye arasında duran bir Kuzey Kafkasya Devleti’nin kurulmasına sıcak bakıyordu. Kafkaslarla ilişkileri geliştirmek için İstanbul’da Şimali Kafkasya Cemiyeti Siyasiye’ si kuruldu. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti heyeti İstanbul’a geldiğinde, Cemiyet üyeleri, hükümetle yapılacak görüşmelerde aracı oldular. Türk Hükümeti ile yapılan görüşmelerden sonra, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin bağımsız bir devlet olduğu kabul edildi. 11 Mayıs 1918 tarihinde; Kuzey Kafkasya’nın bağımsız bir devlet olduğu, bir nota ile bütün Batılı devletlere duyuruluyordu.

Kafkasya’nın istiklalini ilan etmesi Türk basınında büyük yankılar uyandırdı. 14 Mayıs 1918 Salı tarihli Tasvir-i Efkâr gazetesi “Şimali Kafkasya İlan-ı İstiklâl Etti” başlıklı haberinde “Kafkasya’da bir Türk Hükümet-i İslamiyesi’nin kurulması biz Türkler ve Osmanlılar için ayrıca sevinç ve memnuniyetle karşılanacak hayırlı bir hadisedir” deniyordu.
Birleşik Kafkasya Cumhuriyetinin İstanbul Hükümeti tarafından tanınması Rusya’nın şiddetli tepkisine yol açtı. Rusya’nın tehditlerine aldırmayan Türkiye 8 Haziran 1918’de Batum’da Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti murahhasları ile bir dostluk anlaşması imzaladı. Bu anlaşma gereğince, Türk Hükümeti Birleşik Kafkasya Cumhuriyetine askerî yardımda bulunmayı ve dış tehlikelerden korumayı üzerine alıyordu.
Yüzyılın başında Kafkasya’nın güneyinde kalan bölgede, Azerbaycan’da da bağımsızlık mücadelesi için faaliyetler başladı.
Azeriler, bağımsızlık için önce 1906’da Naşir-i Şerif Cemiyetini ve 1911 yılında da Kuzey Azerbaycan’da bağımsızlık mücadelesinin geniş halk kitleleri arasında benimsenmesini sağlayan teşkilat olarak Musavat Partisini kurdu. Musavat Partisi kısa sürede Rusya esaretindeki Türk ellerinde bağımsızlık amacıyla kurulan teşkilatlar ile de güçlü ilişkiler kurdu. Bununla birlikte Ahmet Ağaoğlu tarafından kurulan ve Azerbaycan ile Kafkasları Rus idaresinden kurtarmak için çalışmalar yürüten Difai teşkilatı da Osmanlı Devleti ile irtibat halindeydi. Teşkilat üyelerinden Emir Aslan Han Erzurum’a gelerek Türk yetkililerle görüştü ve orada, muhtar bölgelerden oluşan bir devlet kurulmasının mümkün olduğunu bildirdi.
6. Ordu Komutanı Halil Paşa durumu yerinde incelemesi için Topçu teğmen Muzaffer Beyin başkanlığındaki bir heyeti bölgeye gönderdi. Görevini tamamlayan Muzaffer Bey durumun vahametini bizzat gördü ve Kafkaslarda gereken çalışmaların yapılması için şartların uygun olduğunu rapor etti.

Enver Paşa, 1914 Ağustos’unda Ayan Azası Müşir Fuad Paşa kanalıyla Kuzey Kafkasya’da Rusya’ya karşı bir hareketi organize etmek düşüncesindeydi. Müşir Fuad Paşa’ya verilen talimatla “Türk Sıhhi Misyonu” adıyla bilinen Osmanlı vatandaşı bazı muhacirlerden kurulan bir organizasyon gerçekleştirdi. Bu misyonun görevi bölgeden istihbarat toplamak, bağımsızlık için verilecek bir savaşa halkı hazırlamak ve gerektiğinde Rus kuvvetlerine karşı sabotaj düzenlemekti.

İttihat ve Terakki kadroları özellikle de Başkomutan Vekili Enver Paşa, 1917 yılındaki Bolşevik Devrimi ile Rusya’da baş gösteren karışıklığın önce Azerbaycan ve Kafkas Müslümanlarının daha sonra da Türkistan’ın bağımsızlığına giden yolu açtığını düşünmekteydi. Ama bundan da önemlisi Osmanlı Devleti öncelikle Rus ve Ermenilerin zulmüne maruz kalan Müslümanların yardım taleplerine cevap vermek zorundaydı. Bunun yolu ise Azerbaycan ve Dağıstan bölgesine bir an önce yapılması gereken askeri harekâttan geçiyordu.

Lenin 18 Aralık 1917’de Ermeni asıllı Şaumyan’ı Kafkasların Fevkalade Komiseri görevi ile Bakü’ye gönderdi. Şaumyan’ın başlıca görevi Güney Kafkaslardaki istiklal hareketlerini önlemek ve Doğu
Anadolu topraklarında Rusya himayesinde bir Ermenistan Devleti kurmanın yolunu açmaktı.

Rusya’da ihtilal başladığında, Tiflis’te Rusya Devlet Duma’sındaki Kafkasyalı temsilcilerden oluşan Maverayı Kafkas Komitesi kuruldu. Ermeni, Gürcü ve Azerilerden oluşan bu komite 14 Kasım 1917 tarihinde merkezi Tiflis olan, Maverayı Kafkas Hükümeti olarak ilan edildi. Bu hükümet kendisini Çarlık Rusya’nın bir parçası sayıyor ancak hükümeti oluşturan milletler arasında da bir görüş birliği bulunmuyordu. Gürcüler, Ermeniler ve Azeriler her biri milli teşkilatlarını kurmuş ve kendi amaçlarını gerçekleştirme yolunu tutmuşlardı.
Rusya ve İngiltere’nin desteğini alan Ermeniler ile Almanya’nın desteklediği Gürcüler kısa süre içerisinde askeri teşkilatlarını tamamlama fırsatı buldular. Azeriler ise Osmanlı Devletinden yardım ve destek bekliyordu.
DEVAMI NASİPSE YARIN

Etiketler