Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Dâhilikle delilik arasında sanat

Dâhilikle delilik arasında sanat

İsmail Erdoğan

Bunun sonucunda sanatçı özel ve üst bir statüye yerleşmiş oluyor. Bu statüye inanan bir sanatçıyı da oradan indirmek artık mümkün olmuyor. Ama gerçek, hem ilahi, hem de insani gerçek başka.

“Sanatçı özel bir tür insan değil/Her insan özel bir tür sanatçıdır.”

A. K. COOMARASWAMY

Tradisyonalist (Gelenekselci) ekolün önemli isimlerinden Coomaraswamy, tarih boyunca tartışıldığı söylenen ama aslında Batı’nın, önce sorun olarak üretip sonra da çözüm arayışına girdiği bir konuda, tabiri caizse (caiz değildir) kapaklık bir cevap vermiştir!
Coomaraswamy’in lütfedip cevap verdiği ve bilhassa psikologların araştırma yapıp tartışa geldikleri bu konu, ‘sanatın dâhiler ya da deliler arasında paylaşılan bir değer mi olduğu yoksa her insanın bu değerin hem nesnesi hem de öznesi mi olduğudur.’
Dertsiz başın derdi çok olurmuş darb-ı meselinden hareketle Batı, bu meseleyi de sorun haline getirmiş ve çokça tartışmıştır. Hikaye, Batı’daki hemen her konuda olduğu gibi Eflatun’la (Platon) başlar. Sanatçıları, “Tanrı tarafından kendilerine kutsal çılgınlık verilmiş insanlar” olarak tanımlayan Eflatun, sanata değer vermemiş ve ütopyalardan oluşan Devlet’inde sanata, yanılmasalar ve rüyalarla aynı seviyede yer vermiştir. Yani en dipte. Aristo ise daha ılımlı yaklaşarak sanata, yalan da olsa toplumların ıslahı ya da insanların tedavisi için imkan olarak bakmış ve sanatı önemsemiştir. Aristo sonrası Batı’da sanatın hikayesinde 18. Yüzyıl’daki sanat zanaat ayrımına kadar pek değişiklik olmamıştır. Bu süreçte, Giottolar, Brunelleschiler, Da Vinciler, Michelangelolar, Rembrandtlar gelmiş ama sanatla ilgili anlayışta köklü değişiklikler yaşanmamıştır. Mesela Michelangelo, Vatikan’ın hizmetinde çalışmış, ne deliliği ne de dahiliği mesele olmuştur. Bir başka örnek Da Vinci de, Mona Lisa üzerinden cinsiyet ya da kimlik tartışmalarının ortasında kalmamıştır.
18. Yüzyıl’a gelindiğine ise, büyük bölünme yaşanmış, Larry Shiner ifadesiyle, sanatçıyla zanaatçı birbirinin zıddı haline gelmiş ve “sanatçı” güzel sanat eserlerinin mimarıyken, “zanaatçı” sadece faydalı ya da eğlenceli şeyler yapan birisine dönüşmüştür. Bu bölünmeyle sanatçı, artık büyük S’ile başlayan ve kutsallıktan arındırılmış kutsal sanatın bir misyoneri/azizi mertebesine yükseltilmiştir. Bu azizin doğuşuna sebep olan sosyal ve dini buhranlara, yeni doğan psikoloji ilminin de katkısı eklenince yeni bir tartışma/araştırma başlamış ve sanatçının kişiliği bir mesele haline gelmiştir. Bu tartışmalar/araştırmalar, yaşayan sanatçılar üzerinden yapıldığı gibi tarihin tozlu raflarında yerini almış sanatçılar üzerinden de yapılmıştır. Daha da ileri gidilmiş ve bu araştırma alanının içine sanatçıların akrabaları dahil edilerek, sanatçının dahilikle delilik arasında nerde bulunduğu anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu uğurda, varılan yargıların sağlaması pek de mümkün olmadığı için, ne Da Vinci’nin eşcinselliği kalmış söylenmedik ne de Van Gogh’un deliliği.
Böylece, sanatçıların kişilikleri, yapıtlarının önüne geçmiş ve her türlü spekülasyona açık hale gelmiştir. Bunun yanında, sanat ve zanaat ayrımıyla ortaya çıkan kutsal sanatla (!) sanatçılar, kendi zamanlarında bile görmedikleri değeri görmüş, adeta yüceltilmişlerdir. Halbuki, geleneksel dünyada sanatçılar yapıtlarının ardında kalıp, attıkları imzanın önüne hiç geçmemişlerdir. Ne kendilerinden büyük ne de hak ettiklerinden küçük olmuşlardır.

Tarihe anakronizmle yaklaşmanın doğurduğu hastalıklı sonuçlardan biri olan bu yüceltme ve beraberindeki tartışmalar bugün de sürmekte ve sanat, dâhilerle delilerin işi olarak görülmektedir. Peki bir Müslüman için bu ne anlam ifade eder? Ya da bir Hintli için?.. Bir Çinli veya Şilili için?.. Bence asıl tartışılması gereken konu budur. Çünkü Batı’nın buhranlarının sonucu geldiği ve kendisini ontolojik olarak psikoloji ve sosyolojinin verilerine teslim ettiği bir dünyadaki tartışmalar, ne denli evrensel olabilir? Ne denli bambaşka bir paradigmanın çocuğu olan insanlar için bir anlam ifade edebilir? Etse de ne kadar ve nereye kadar?
Mesela Mimar Sinan’la Salvador Dali’yi karşılaştırmak mümkün müdür? Mümkünse ne açıdan? Kişiliği, sanatı ve dünya görüşü açısından mı? Ne mümkün! Çünkü hangi miyara vuracaksınız bu karşılaştırmayı? Yetenek açısından bile karşılaştırmak mümkün değilken, kişilik ve dünya görüşü açısından karşılaştırmak ne mümkün! Mimar Sinan, Doğu ve Batı’nın bütün teknik, terbiye ve tekamül evrelerinin çocuğuyken, Dali, tekamülün reddedilip her şeyin rölativizme kurban edildiği mekanik bir dünyanın çocuğudur. Mimar Sinan, kıymetin, Tanrı ve insanların beğenisinin kesiştiği noktadan vücut bulduğu bir dünyanın çocuğuyken, Dali, kıymetin parayla ölçülüp Tanrı düşüncesinin rafa kaldırıldığı bir dünyanın çocuğudur. O kadar ki Tanrı düşüncesi rafa kaldırıldığı için insandan da eser kalmamıştır. Bunun doğal sonucu olarak sanatçı, marifetini iltifata bağlamamış ve kendinden menkul bir evrende iktidarını ilan etmiştir. Bu minvalde her türlü taşkınlık ve sapkınlık eşyanın tabiatına uygunmuş gibi sanatçılarda normal karşılanmış, hatta sanatçı olmakla taşkınlık bir tutulmuştur. Mesela Salvador Dali, fotoğraflarını çekmeye gelen bir sanatçıyı kapıda çırılçıplak karşılamış ama bu gayet de normal karşılanmıştır. Delidir ne yapsa yeridir hesabı, bu taşkınlıklar sanatçılar nezdinde normalleştirilmiştir.
Aslında bu durum, ilerlemeci tarih anlayışının ve Batı’nın modern dünyayı kurarak bütün toplumlara dayatmasının sonucudur. Çünkü bu anlayış, modern dünyayı, tarihin en ileri ve en gerçek zamanı olarak görmekte ve bu akışı bütün toplumlara genellemekte. Yani, bir İngiliz için tarih boyunca yaşadığı şeyler benim için referans olmakta ve ben onun iç tecrübelerinin kurbanı olmaktayım. Halbuki yukarıda da izah etmeye çalıştığım gibi, ben sanata da sanatçıya da farklı şekilde bakan ve onu bambaşka bir yere oturtan bir geleneğe mensubum. Ve o gelenekten, sanatçının delilikle dahilik arasında gidip gelen kıvamı çıkmaz. Çünkü benim geleneğime (İslam medeniyeti) göre insan, Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır. Bu suret onu, hem sanat eseri hem de sanatçı kılar. Bir yanıyla insan, Allah’ın cemal sıfatının özel suretiyle sanat eseriyken, diğer yanıyla sonsuzu tefekkür edebilen ve esere, müessir olarak katılabilen bir sanatçıdır. Hatta sanat yapabilen tek varlıktır. Ve bu işlemden varlık dünyasına misafir olmuş her insan sorumludur. Yani İslam medeniyet algısına göre her insan sanatçıdır ve sanat, deliler ya da dâhiler lehine kurgulanmış bir masal değildir. Bu masal bütün insanların imzasını taşıyan bir gerçektir.
Fakat büyük S’ile başlayan sanatla ilgili kurgu, o kadar güçlü ve bir dayatmaya dönüşmüş durumda ki, insanlar bunun başka türlü de olabileceğini düşünemiyorlar. Bunun sonucunda sanatçı özel ve üst bir statüye yerleşmiş oluyor. Bu statüye inanan bir sanatçıyı da oradan indirmek artık mümkün olmuyor. Ama gerçek, hem ilahi, hem de insani gerçek başka. Toplumdan topluma, gelenekten geleneğe ve dinden dine başka!
Kesin olan bir şey varsa, sanatçı olmak için sıradışı ya da manyak olmaya gerek yok. Efendi efendi de, hem yüzde yüz insani, hem de ilahi bir eylem sanat yapılabilir. Hatta sanat sizi insan yapabilir!
Selam ve muhabbetle!

Etiketler
Do NOT follow this link or you will be banned from the site!