Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Donarak ölenler ve vatandaşlık

Donarak ölenler ve vatandaşlık

Umut Deniz Öncel

Gazete bir Suriyelinin daha Lübnan’da donarak öldüğünü yazıyor. 13 Ocak’ta ajanslara düşen haberlere göre son bir haftada 24’ü çocuk 36 kişi Suriye ve Lübnan’da donarak “hayatını kaybetti”. İnsanlık biraz daha ümitsiz şimdi. Libya’dan yola çıkan göçmen tekneleri İtalya kıyılarında batıyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) göre 2014 yılında 3 bin 419 kişi Avrupa’ya geçmek isterken Akdeniz’de “hayatını kaybetti”. Ege Denizi’nde Yunan botu göçmenlerin botlarını patlatıp onları ölüme terk ediyor.* Helenlerin kendilerinden olmayanlara bakışı binlerce yıldır değişmemiş gibi gözüküyor. İnsanlık dondurucu sularda biraz daha nefessiz şimdi.

Bizim atalarımız göçebeydi. Her an düşman saldırısı altında kalma ihtimali bu göçebe toplumun, dirayetli liderlerin yönetiminde kendine yeten, iradeli bireylerden oluşmasını sağladı. Diğer göçebe kavimler yerleşiklerin arasına karıştığında kimliklerini yitirirken Türkler benliklerini kaybetmedi. “Askeri güçlerinin, örgütlenme yeteneklerinin ve birlik duygusunun gururuna dayalı üstünlükleri, Türkleri öteki topluluklardan belirli ölçüde ayrı tutmuş ve dilleri ile savaşkan kültürlerini korumuşlardır.” Yerleşik düzene geçiş ise emperyalistlerin Ortadoğu diye adlandırdığı Beş Deniz Bölgesi’nde peyderpey gerçekleşti. Bölgedeki Şii yöneticilerinin hakimiyetine karşı bir anlamda manevi bağımsızlığı korumak adına Sünnilik tercih edilmiştir. Bölgedeki Sünni Müslümanlar, Türkleri kurtarıcı olarak karşılayarak hem dindeki sapmalara karşı tavır almış hem de geçmişteki güzel günlere dönmeyi arzulamışlardır. (Oral Sander, Anka’nın Yükselişi ve Düşüşü)

Anadolu öteden beri bir göçmen yurdu, gidecek yeri kalmayanların sığındığı bir liman olageldi. Buradaki tarihimiz boyu birçok kitlesel göç hareketini karşıladık. Rus zulmünden kaçıp yurdumuza gelenler arasında Kırım Tatarları, Çerkezler, Çeçenler, Dağıstanlılar, Gürcüler, Azerbaycan Türkleri, Polonyalılar ve Yahudiler vardı. Balkanlarda Avusturya-Macaristan’ın işgalleri göç dalgalarına sebep olmuş, güneyden ise çeşitli sebeplerle Arap ve Arap Alevileri yeni yurtlarına gelerek yerleşmişlerdir. Cumhuriyet döneminde ise Yunanistan, Yugoslavya ve Bulgaristan’dan çoğunluğu Türk olan kardeşlerimiz gelmiştir. Bu tabloya Uygur, Afgan, Özbek, Kırgız, Kazak, Farisileri de ekleyelim. (Detaylı bilgi için http://www.goc.gov.tr)

Bütün bunlara üstünkörü de olsa değinmemin sebebi çeşitliliğimizi oluşturan olay ve olguları unutmamamız gerektiğidir. Bunu elbette ki Suriyeli muhacirlere bağlayacağız ama önce yakın tarihimizdeki başka bir göç hareketine bakalım. Irak-İran savaşından istifade edip ayaklanan muhalif Kürtler, 1988 yılında savaşın bitişiyle Irak kuvvetlerini karşılarında buldu. Sert önlemler ve kimyasal silahların kullanımı sonucu Iraklı Kürtler İran’a ve Türkiye’ye hareketlendi. İran’ın kapıları kapatması ağırlığın Türkiye’ye yıkılmasına yol açtı. Güvenlik ve ekonomik endişeler taşıyan dönemin hükümeti baskılar karşısında sınırı açtı; toplam 63 bin Kürt Türkiye’ye sığındı. Bu esnada Batı sorumluluk almadan eleştirmenin rahatlığıyla sığınmacıların hayat koşulları ile ilgili eleştirilerine devam ediyordu. 1991 yılında ABD’nin kışkırtmasıyla Irak’ın güneyinde Şiiler, kuzeyinde ise Kürtler ayaklandı. Irak ordusu önce Şiileri ardından Kürt isyancıları dağıttı. Sonuçta İran ve Türkiye sınırlarına 1 milyon 500 bin sığınmacı dayandı. 1988’deki deneyim göstermişti ki Batı durumu düzeltmek adına yardım çabası dahi göstermemiş fakat eleştiride kendisini özgür hissetmişti. Neticede, Kuzey Irak’ta uçuş yasağı getirildi; Huzur Harekatı, Çekiç Güç derken de facto Kürt devletçiği kurduruldu. (ed. Baskın Oran, Türk Dış Politikası Cilt II)

2011 yılından itibaren Suriye Devleti’nin zulmünden ve iç savaşın karışıklığından kaçan üç milyon civarında Suriyeli mülteciyi “açık sınır” politikası uygulayarak “geçici koruma” adı altında kabul ettik. Sığınmacı, mülteci, göçmen kavramları anlamsal olarak olduğu gibi hukuki anlamda da birbirinden ayrılmaktadır lakin biz Uluslararası Hukuk’un yalan dolanlarını bir kenara bırakalım. (Atinalıların Melanlılara olan tavrındaki zihniyet neydi: Güçlüler yapacaklarını yaparlar ve zayıflar katlanmaları gerekene katlanırlar. Uluslararası Hukuk da güçlü devletlerin çıkarlarını perdelemektedir, bunu kabul edelim.) Muhacir, Türkiye’deki Suriyeliler için daha uygun bir kavram; tarihimizde derinliği de var üstelik. Sevgililer sevgilisinin liderliğinde ensar ve muhacirlerin sırtlarında medeniyetimizin güneşi yükselmişti Medine’den Mekke’ye doğru. Aynı sorumluluk şimdi bizim üzerimizde, medeniyetimiz yeniden ayağa kalkarken bizlere de ensar olma sorumluluğu nasip oldu.

TİKA Başkanı Türkiye’nin milli gelirine oranla yaptığı acil insani yardımlarda birinci olduğunu ifade ediyor. Devletin ilgili kurumlarıyla muhacirler için neler yaptıkları ortada; topraklarımız bir kez daha insani değerlerin sancaktarlığını yapıyor. (Bu esnada Avrupa Birliği komik rakamlarla sorunun çözümüne katkıda bulunmaya çalışırken, Yunanistan’ın muhacirleri sınırlarından Türkiye’ye doğru ittiği, Bulgaristan’ın ise geri gönderdiği UNHCR raporlarına yansımış durumda.) Ancak bu iş devletin kurumlarıyla bitmiyor; Müslümanların sorumluluğu gittikçe artıyor. Suriye’ye, Lübnan’a ulaşan yardım kuruluşlarımız, günlük hayatımızda muhacirlerin dertleriyle ilgilenen yurttaşlarımız var çok şükür. Yine de çabalarımızı artırmak zorundayız. En başta muhacirleri toplumumuzda istemeyenlere karşı tavrımız çok net olmalı. Bilmeliler ki muhacirlerin durumu siyasi bir sorundan öte insani bir sorundur ve bu ülkenin insanları zorda kalana yardım etmekten geri durmayacaktır.

Bu makaleyi 2015 yılında kaleme almıştım. Ne yazık ki güncelliğini hala koruyor. AB ile yapılan mülteci anlaşmasında Türkiye’nin önerileri sonucunda Ege Denizi’ndeki kaçak geçişler büyük ölçüde azaldı. Bu durum muhacirlerin insan kaçakçılarının insafına bırakılmaması ve binlerle ifade edilen boğulma vaka sayısının sevindirici şekilde düşmesi demek. Şimdi gündemde muhacirlere vatandaşlık verilme konusu var. Netameli bir konu ve kelimelerin dikkatli bir şekilde kullanılması gerekiyor.

ABD ve Avrupa ülkeleri kalifiye Suriyelileri seçerek alıyor. Türkiye’de yaşarken Obama’nın özel davetiyle 2015 yılında ABD’ye yerleşen bilim insanı Refaai Hamo binlerce örnekten biri. Bilhassa Avrupa ülkeleri kabul ettikleri az sayıdaki muhacirlerin kalifiye olmasını istiyor. Bu sebeple anlaşmaya göre Türkiye’den kabul edecekleri kişileri kendileri seçmek istedi. Esasen en başından beri kalifiye muhacirleri toplumsal yaşamımıza entegre etmeliydik. (Hatta sadece Suriyeli değil çevre ülkelerdeki yetişmiş insanlara da belirli şartlar altında vatandaşlık verilebilir.) Muhalefet bunu dile getireceğine “Suriyelileri istemiyoruz” vicdansızlığını, empati yoksunluğunu aşamıyor. Bu açıdan yakalamak istedikleri “muasır medeniyet” çizgisine “düştüklerini” açık bir şekilde ifade edebiliriz. Meğer “halkların kardeşliği” sloganları da yalanlarından bir yalanmış. Entegrasyon süreci iyi yönetilirse göçmenler maddi ve manevi zenginlik getirir, bundan korkmayalım. Sadece ümmete değil küffarın gariplerine, mazlumlarına kucak açacak kadar Müslüman’dır bu topraklar, Efendimizin (s.a.v.) izindedir.

İşin netameli kısmı ise muhacirlerin ne kadarlık kısmına vatandaşlık verileceğidir. İlk etapta 30-40 bin kişi, toplamda ise 300 bin sayısı ifade edildi. “Muhacirlerin tamamına vatandaşlık verilmesin” demek muhacirleri önemsememek demek değildir, bunun ayrımını iyi yapalım lütfen. Vatandaşlık vermek çok hassas bir konu ve vatansever olan hiç kimse Esed, PKK veya DAEŞ sempatizanlarının veya suça bulaşmış birisinin vatandaş olmasını istemez. Kamu kurumlarının bu konuda çok hassas olacağını umuyorum.

Son olarak muhacir meselesiyle yakından alakalı başka bir durumun altını çizelim. Yaşadığımız an tarihi bir andır. Radikal değişiklikler, büyük alt-üst oluşlar gerçekleşiyor. Bu zamana dek bütün tahriklere rağmen Suriye’deki ateşe doğrudan müdahil olmamak gibi kaçınılması çok zor olan bir durumu başardık. Bundan sonrasında ise şartlar doğrudan müdahale etmemizi gerektirebilir. Bu açıdan Suriye ile entegrasyon, birleşme gibi konularda beyin fırtınasının bilhassa ilgili kamu kurumlarında yapılıyor olduğunu düşünüyorum. Hayır, bu ne kof hayalcilik ne de irredantizmdir (yayılmacılık). Bu tedbir almak, bu açıdan bir emri yerine getirmektir.

*Al Jazeera’nin haberine göre 2014 yılında Ege Denizi’nde Türk Sahil Güvenlik ekipleri 12 bin 621 göçmenin hayatını kurtardı.

Etiketler