Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Geleneği vurun

Geleneği vurun

İbrahim Suyanı – “Gelenek tabirini hangi muhteviyatla ele almalıyız? Modernite fikir ve dünya kurgusu ortaya çıktığında kendini merkeze alarak kendinden önceki bilgi, değer ve vahiy kültürlerini ‘gelenek’ şeklinde değerlendirdi ve Osmanlı’nın yıkılışı üzerinden de vahyin bilgi üretemediği düşüncesinin temelini hazırladı. Bu çerçevede gelenek deyince evvel emirde modernite öncesi tarımsal ekonomik biçimlenmenin belirlediği bir dünya tasavvurundan bahsedilmektedir. Modern öncesi toplum yapılarında kendine özgü bir kapitalistik tavır olsa bile bunun endüstriyel karakter taşımadığı da bu tartışmaların özüne dahil edilerek şu veya bu şekilde vahye dayanan bilginin pre-modern karakteri sürekli gündemde tutuldu. Modernitenin kendini endüstriyel kapitalizmle birlikte konumlaması, vahyin endüstriyel topluma dair bir bilgi üretimini yapamadığı, hatta giderek bu kurguyu bozamayacağı iması ile birlikte gelmektedir. Böylece modernite kendini tarihsel manada vahy sonrası bir zaman dilimine taşımakta ve vahyin bilgi-hikmet özünü bozmakta ya da böylesi bir imâ ile davranmaktadır. Gelenek denildiğinde, moderni beslemeyen ve modernin tayin ettiği politik-iktisadî-sosyal-kültürel dünya sistemine yeni ve farklı alternatifler üretemeyen bir ‘tarih’ten bahsedilmektedir.” (Lütfi Bergen/Gelenek)

Müslümanların ekserisinin nezdinde gelenek veya mezhebe ait müktesebatın dinin kendisi olduğuna dair bir kanaat var uzun zamandır. Eğer doğru ise bunun, hem itikat hem de amel bakımından Müslümanlığımıza halel getirme ihtimali de kuvvetle muhtemel. Batıl olanın sureti haktan görünüp dinden sayılması Müslüman’ın rıza göstereceği bir mesele de değil üstelik. Fethi Güngör’ün uzun zaman öncesinden konuya dikkat çeken röportajları ve yakın zamanda Diriliş Postası’nda yazdığı yazılar bunun en güzel misali. Gelenek ve mezhep üzerinden oluşan kültürü dinin aslı olarak gören bağlılığa itiraz etmekle birlikte, malumunuz üzere tersinden onun kadar problemli olan bir husus daha var. Dini, gelenekten kurtarmak adına hayatın dışına; etrafı lafızlarla örülü alana taşımak ve orada tutmak. Benim derdimin biri de buna dair. İzah etmeye çalışacağım.

Her iki duruma ilişkin tartışmaları, bizzat şahitlik ettiğim zaman bakımından otuz küsur sene öncesine kadar hatırlarım. Evveliyatında bir şey varsa da kitap, makale veya ders okumalarının konusu olmaktan uzaktı. Özellikle İran’daki devrimin ardından daha görünür hale gelen devlette karar verici olmaya yönelik talepler hilafet/saltanat, gelenek/sahih din anlayışıyla ilişkili olarak konuşuluyordu. Mezheplerin oluşmasında sahabe dönemi ve sonrasındaki siyasi mücadelelerin tesiri, ısırıcı sultanlıklar döneminin başlaması, Kerbela’da Ehlibeyt’e reva görülen eziyetler, itikadi ve ameli yol farklılıklarının ortaya çıkışında hadis uydurmaya ve israiliyattan olanın tefsirde yer almasına kadar varan tahribatlar… Bütün bunlar; din olarak hayatımızda kendisine yer edinen bazı kabullerin dinin aslından olmadıklarına dair bir şüpheyi, yeni doğan çocuğa gösterilen ihtimamla besleyip büyüttü. O dönem içerisinde basılan Kur’an meali ve tefsirlerinde, telif ve tercüme edilen çağdaş Müslüman yazar ve alimlerin kitaplarında kullanılan dil, dinine kıymet vermeye başlayan, Müslümanlığının tezahürünü hayatın bütün şubelerinde göstermek isteyen yeni nesli iki arada bir derede bıraktı. Yerine oturmayan, hayatımızı ihata etmeyen, bir nakıslık olduğu intibaını veren ve adına muarızlarınca ‘geleneksel din’ denilen şeyden yaka silkmeye başlamıştık hayırlısıyla. Ben, kitabi din/geleneksel-mezhebi din ayrımında yaşadığım sıkıntıyı ve kafama takılan sorularımı paylaşacağım izniniz olursa.

Yıllar önce üzerimizdeki hakkı ancak kendisinin helal etmesiyle sakıt olacak kıymetteki bir büyüğümüzden hangi tefsiri okuyalım diye tavsiye istemiştim. Merhum Elmalılı tefsiri ile Hasan Basri Çantay’ın dipnotlu mealini önermişti de mevcutlar arasında pek geleneksel gelmişti. Hatıra binaen okumuştuk. Bahsettiğim tartışmalara dair en işe yarayan şeyleri o tavsiyeye uyma sebebi ile öğrendiğimi söyleyeyim.
Geleneksel din meselesini konuşanların samimiyetinden şüphe edilmeyecek olanları müstesna (hassaten müstesna, lafın gelişi değil), geriye kalanının derdi; özellikle Türkiye’de ve onun tesir sahasında yaşayan Müslümanlar için ehli sünnet itikadının alanını daraltmaktan başka bir şey değil. Bağlılarının sayıca çokluğu bakımından özellikle Hanefiliğin adını zikretmek daha doğru olur.

Burada hadis ve rey ehlinin ilk çıkışı itibarıyla birbirine karşı konumlanışından, Eşarilik veya Maturdilikten bahsetmeyeceğim. Sabah iş için evinden çıkan, cebindeki parasıyla alış veriş listesi arasında bir aşağı bir yukarı gidip gelen, namazlarını kotun iki kat altındaki pasaj mescitlerinde kılan, konu komşu ne der diye borç para ile kurban hissesine giren, toprağında babasından gördüğü usullerle tarım yapan insanlardanız biz. Cuma namazlarına biraz erken gidip sırtımızı sütuna yaslayarak on dakika kestirmeyi günün faziletine dahil ederiz.
Önce bir kaç soru soralım. İslam, bizim her derdimize bir çare öneriyor olabilir mi? Derdimiz Allah’a (Azze ve Celle) kulluk etmekse evet, hırsızlığa çıkmak için nerede erketeye yatacağımızı öğrenmekse hayır. Allah’ın (Azze ve Celle) dini ile irtibat kurma gerekçemiz ne? Namaz surelerini bile kıraate uygun okuyamadığımıza göre mezhep veya gelenek üzerinden gelenin dine ait olup olmadığını, kimin idrakine teslim olarak tespit edeceğiz? Bu durum meseleyi bildiğini söyleyenlerle bizim aramızda mı halledilecek? İslam ahkamı ve medeniyetini bu yoldan giderek mi ihya edeceğiz? İlmin tahsili ve müzakeresi için radyo ve televizyon yayıncılığını usül olarak belirleyen başka bir dindarlığın müptelası olduk. Gelenekten kurtulmak için düştüğümüz çukurun adının modernizm (yapı bozuculuk) olduğu gerçeği bizi hiç rahatsız etmiyor. Çekyatta uzanırken tefsir dersi, kanepede otururken sünnet-i seniyye risaleleri, berjer koltukta misafir ağırlarken tasavvuf sohbetleri dinliyoruz. Hanım bu çay demli olmuş biraz su çeksene… İçerisinde ulu’l emrin/alimin kendisinin veya kıymetinin olmadığı bir toplulukta, muhatabının kim olduğunu bilmeden söylenilenin ilim öğrenmeye dahil olduğunu kabul etmemiz mi gerekiyor? Dindarlık içerisindeki geleneği reddeden veya kendi kıstasına uymayan unsurlarının üzerine aidiyet etiketi yapıştırıp itiraz kaydı düşen anlayışın usulü bu mu?

Gelenek ve mezhebin getirdiklerini bidat, delilsiz kanaat veya nifak üzerinden değil de kendilerine bir iktidar alanı oluşturmak için tartışmaya açan grubun üç ana temsilcisi var. Bu günkü İran Şiası, risaleti inkara varan durumunu gizlemede hayli mahir olan Kur’aniyyun akımı, kadim Selefiliği menhecinden uzaklaştırıp değiştiren ve bedevi halet-i ruhiyesine sahip, haricilikle mücehhez merhametsiz Müslümanlık.

Öncelikle bu meselenin hedef ve taşıyıcı kitlesini kendimce tarif etmek isterim. Hedefi; maişet temini için bir mükellefiyeti veya düzenli mesaiye devam etme mecburiyetleri olmayan, dinlerine kıymet veren, okuyan, ilim tahsil etmek isteyen, meraklı, muarızlarıyla cedelleşen genç insanların bir kısmı. Modernliğe itiraz eden ama gelenek içerisinde kabul görmelerini ve anlaşılmalarını sağlayacak dilden yana yoksunluk çekenler. Çoğunlukla öğrenciler ve yeni mezunlar. Tamamen ihtiyaçtan kaynaklanan bir durum. Taşıyıcılar ise; mesailerinde yaptıkları işe vakit ayırmak zorunda olmayan tuzu kurular. Bürokraside veya ilmiye sınıfında fazladan bir şey yapmalarına gerek kalmayacak şekilde yerini sağlama alan ehli keyifler ve bu taifenin yaşlanmadan emekliye ayrılanları. İçerisinden çıktığı kabuğu beğenmeyen atkestaneleri ve onların iyi niyetli takipçileri. Uyudukları her geceyi, yarın ne söylesem de insanların dikkatini çeksem diye sıkıntı ve heyecanla geçiren münekkit entelektüeller. Rencide edici mi oldu? Özür dilerim.
Geleneksel din anlayışına eleştiri yöneltmeden önce bu geleneğin nasıl oluştuğuna dair bir fikrimizin bulunmasında yarar var. Kerli ferli adamların bir araya gelip, ‘bu meselede şöyle bir geleneği başlatıyorum var mı arttıran’ demeleri gibi bir husus yok. Gelenek; mensupların fıtri özellikleri üzerinden iman ettiği dine ait naslara uygun olmasına gayret ederek eşya, insan ve hadiselere yönelişi ve tesiri neticesinde kendiliğinden oluşur. Doğru olduğu yönündeki bir kabulün yanı sıra hatta daha çok da uygunluk üzerinden genişliğine ve derinliğine kök salarak bünyeleşir. Bunda gelir durumunun, ilim ile meşgul olmanın, geçimlik meşguliyetlerimizin, konar göçerliğimizin, aile bağlarının, yaşadığımız bölgenin iklim şartlarının, birlikte yaşadığımız farkı itikat ve inanışlara sahip insanların, düşmanlarımız karşısındaki savunma pozisyonumuzun ve ilave edilebilecek başkaca amillerin belirleyiciliği vardır. Yani gelenek dediğimiz şey, yaşadığımız hayatın bir önceki nesil tarafından bize servis edilmesinden ibaret. Biz de ona bazı tatlar ekleyerek ardımızdan gelenlere iletiriz. Geleneğin ayni ile din olması kabul edilemeyeceği gibi hayatı onun tesirinden tamamen kurtarmak da mümkün değil. O halde yapılmak istenilen şey tam olarak nedir? Sanal gerçeklik tarafından kuşatılmış durumdayken gerçek hayatla az sayıdaki sahici bağımızdan biri olan geleneği bir çırpıda harcamak da neyin nesi? Sanki ortada mezhebi geleneğe bağlılıktan başını kaşımaya vakit bulamayan insanlar var. Mensubu olduğu mezhebin üç adet fetvasını delilleriyle bilen beş kişi bulun iddiamdan vazgeçeyim. Madem dini gelenek bu kadar güçlü, neden her Ramazan ayında en yaygın ibadetimiz olan oruçla ilgili meseleler aynı kelimelerle vaaz edilir? Sahi sakız çiğnemek orucu bozuyor muydu?

Sahih din anlayışına davet etmek üzere yola çıkanlar, önceliği tevhit ve şirkin, küfür ve nifakın ne olduğunu etraflıca anlatmaya vermelidir. Reddedeceğimiz şeyin adı bidattir, şirktir, nifaktır, küfürdür, fısktır, tağuttur, zulümdür. Velhasıl topyekun batıl olandır, gelenek değil. İster geleneğin, ister evimizin, isterse kalbimizin içerisinde bulunsun batılsa reddederiz, hak ise kabul. Öncelikle kabul ve redde dair üzerinde mutabakata vardığımız bir usulümüz olsun yeter ki. Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), sahabeyi, imamlarımızı, alimlerimizi aradan çıkartıp kimin kanaatine tabi olmamızı öneriyorlar? Niye? Geleneğe karşı çıktıklarının yarısı kadar aleni şirki reddettiklerini görmek kısmet olmadı daha. Küfre/zulme karşı durmadılar geleneğe karşı durdukları kadar. Sabahın şerri akşamın hayrından evladır diye bir söz var. Bir büyüğümüzün dizinin dibine oturup sormak lazım bu ne demektir diye. Biz bunu, attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değsin diye bilsek de olur. Herkesin kendine bir yer bulduğu Caddebostan genişliğindeki anlayışlarında geleneğe yer bulup sığdıramadılar gitti.
Dengemizi kaybettiğimizde doğrulmak için yaslanacağımız yerdir gelenek. Çocuğumuzun büyükannesi ve dedesi tarafından büyütülmesidir. Yaz aylarındaki Kur’an kurslarıdır. Kara Davut Delail-i Hayrat şerhidir. Annelerimizin sadık rüyaları tabir edişidir. İkram edilen bir bardak suya ‘su gibi aziz ol’ diye mukabelede bulunmaktır. Tezhiptir, hattır, ebrudur. Kubbelerin üzerindeki hilaldir. Sabah ezanını Sabâ, salâyı da Hüseynî makamında okumaktır.
Gelenek kavram olarak da muhteva olarak da bizatihi kötü değildir. Kötü, batıl olandır. Onu hepimiz reddetmeliyiz zaten.

Etiketler