Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Halimize dair…

Halimize dair...

İbrahim Suyanı

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Rasulullah (aleyhissalatu vesselâm) şu duayı çok yapardı: ‘Ey kalpleri çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl!’ Ben (bir gün kendisine), ‘Ey Allah’ın Rasulü! Biz sana ve senin getirdiklerine inandık. Sen bizim hakkımızda korkuyor musun?’ dedim. Bana şöyle cevap verdi: ‘Evet! Kalpler, Rahman’ın iki parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir.’ (Tirmizi, Kader 7)

Rahmetli kardeşim Naci Atlaş, bir mesele konuşurken şöyle söylerdi: “Bu meseleyi bir de cebimizde ihtiyacımızı karşılayacak kadar paramız varken veya ne zaman kurtulabileceğimizi kestiremediğimiz bir mahpusluk durumunda veya doyuncaya kadar yenen bir yemek sonrasında ağırlık çökmüşken konuşalım. Eğer aynı ruh hali ve kelimelerle konuşabileceksek bu şekilde devam edelim.”
Benzer bir önermeyi İsmet Özel’de de okumuştum. Ayağımızı sıkan bir ayakkabı ile manzarası güzel bir yolda yürümekten bahis ediyordu. Ayağımıza vuran bir ayakkabının acısından kurtulmadıkça etrafımızdaki manzarayı temaşa edemeyeceğimizi söylüyordu. Sistemli olmakla sistemin içinde kalmak arasındaki münasebeti ele aldığı yazısını da aynı zeminde değerlendirmek mümkün.
Biz; modern alışkanlıkların etrafımızı kuşattığı, seküler bir mantık anlayışının zihnimizi kapattığı bir alanda yaşıyoruz. Getirdiğimiz her eleştiri ve itiraz; karşı çıktığımızı ifade ettiğimiz modernliğin ve sekülerliğin inşa ettiği zihnin, düşüncenin müktesebatı olarak bünyeleşmiş bir yapıdan besleniyor. Müslümanlar, hangi coğrafyada yaşıyor olursa olsunlar ilk inşa etmeleri gereken şey, Kur’an ve Sünnet’in dili olmalıdır. Aynı metni okuyan insanların bu kadar farklı/zıt fıkha, kelama, anlayışa, yola sahip olmalarının Müslümanlıktan neşet eden bir yanı yok. Hepimiz Kur’an ve Sünnet’in kelimeleri ile (dili ile değil) modern ve seküler bir hayatın binasında çıkma kat yapmaya dair maharet göstermenin yarışı içerisindeyiz. Vahye ilk kez muhatap olan müşriklerin, Kelime-i Tevhid’i duyduklarında gösterdikleri telaşı düşündünüz. Onu söylemekten imtina etmekteki kararlılıklarını. Bu sözde, batıl olan egemenliklerinin sonunu görmüşlerdi. Kelime-i Tevhid’in merkezde yer almasıyla kurulan bu kadim dünyada her şey, kendi durumunu belirleyen tasnifi kabul etmeye icbar edilmiştir. Müslümanlar, bu tasniften vazgeçmek suretiyle zilleti kabul etmeye hazır olduklarını beyan etmişlerdir.
Arz Allah’ındır (Azze ve Celle). Varlık âlemi O’nun Sünnetullahı ile deveran eder. Müminler, Allah’ın (Azze ve Celle) arzında O’nun emrettiği şekilde yaşamaya ahit vermiş olanlardır. Allah’ın (Azze ve Celle) dünyada ve ahrette vaadi ahitlerine sadakat gösterenler içindir. Allah (Azze ve Celle) vaadinden dönmeyeceğine göre, halimize bakıp düzeltmemiz gereken hususlara dair bir kanaat ve gayret içerisinde olmamız gerektiğini kabul etmek zorundayız.
Ehli kitaptan olanlara dair ihtar ve azap uyarıları benzer hal ve duruma müptela olan Müslümanlar için de geçerlidir. Kelimelerin yerlerini değiştirmek, alimlerin meşgul olunan kebaire dair sessiz kalmaları, iyiliği emir ve kötülükten sakındırmanın zayıflaması veya terk edilmesi, Allah’ın indirdiklerinin bazısını kabul bazısını reddetmek, tefrika, Resülullah’a (sallallahu aleyhi ve selem) ittibaada kararsızlık ve daha niceleri müminlerin de karşılaştığı musibetlerdendir.
Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden dil, kaybettiğimiz mana dünyasını bulmamızı sağlayacak olan yegâne giriş kapısıdır. Bu dilin inşası, ahlakın tahakkuku ile mümkün olacaktır. İslam dünyasının problemi, hepimizi kuşatan bir ahlak ile tanınmıyor olmaktır. (Modern seküler anlayışın İslam dünyasına girişi ve kabul görüşü ile ilgili Bedri Gencer’in İslam’da Modernleşme 1839/1939 kitabı neredeyse sahasındaki tek çalışma olarak okunmayı hak ediyor.)
Ahlak ve dilin inşası dediğimde benim kastettiğim şey şudur: Sahabenin; Allah (Azze ve Celle) ve Resulünün (sallallahu aleyhi ve selem) kendilerini davet edip de uymadıkları veya uymamaları halinde itap ile karşılaşmadıkları sadece bir hususu bile zikretmek mümkün müdür? Ahlak; Allah (Azze ve Celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve selem) tarafından emredilene/davet edilene imkan nispetinde şartsız itaatle serpilip büyüyen bir ağaçtır. Dili yeniden inşa edecek olan, bu katıksız bağlılık ahlakıdır. Kur’an terimleri sözlüğü değil. “İslam dünyasının bilgisizlikten kaynaklı herhangi bir problemi yoktur.” (Bedri Gencer)
Elbette bizler hayırlı insanların ve ilmin gün be gün azaldığı bir zamanda yaşıyoruz. Elimizdeki fıkıh ve kitaplarımızdaki ilim, İslam’ın hakim olduğu, Müslümanların alimlere itibar ettiği, had ve cezalarda kitabın hükmüne göre karar verildiği zamanlara ait. Bu halimizi ihata eden bir ilme sahip veya haberdar değiliz. Elimizde kalan tek çıkış yolu; kalbimizi hakikat olana rabt edecek bir hayrı talep ve bunda sebat etmektir. Kalplerin karar kılması Allah’ın çevirmesi iledir. Hayırlı ikinci nesilden bir ahlak iktibas edelim:
“Süleyman b. Abdulmelik, Mekke’ye giderken Medine’ye uğramış ve orada günlerce kalmıştı. Bir ara; ‘Medine’de Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Ashabından birine kavuşmuş olan bir kimse var mı?’ dedi. O’na;
‘Ebû Hâzim’ dediler. Bunun üzerine O’na haber saldı. Huzuruna girince O’na;
‘Ebû Hâzim! Nedir bu eziyet?’ dedi. Ebû Hâzim;
‘Yâ Emîre’l Müminin! Benden ne eziyet gördün?’ dedi.
‘Medinelilerin ileri gelenleri yanıma geldi, sen gelmedin!’ karşılığını verdi.
‘Ya Emire’l Müminin’, dedi, ‘Doğru olmayan bir şeyi söylemenden seni Allah’a sığındırırım! Bugünden önce ne sen beni tanımıştın, ne de ben seni görmüştüm.’ (Râvi ed-Dahhâk) dedi ki, bunun üzerine Süleyman, Muhammed b. Şihâb ez-Zühri’ye dönüp;
‘İhtiyar doğru söyledi, ben hata ettim’ dedi. Süleyman (sonra);
‘Ebû Hâzim! Bize ne oluyor da ölümden hoşlanmıyoruz?’ diye sordu.
‘Çünkü siz Ahreti harap ettiniz, dünyayı mamur hale getirdiniz. Bu yüzden mamur yerden harap edilmiş yere gitmekten hoşlanmıyorsunuz.’
‘Doğru söyledin, Ebû Hazim! Peki, yarın (Kıyamet gününde) Allah’a gidiş nasıl olacak?’ dedi. (Ebû Hâzim); ‘İyilik eden, ailesinin yanına gelen gurbetçi gibi. Kötülük yapan ise, efendisinin yanına gelen kaçak köle gibi!’ karşılığını verdi. Bunun üzerine Süleyman ağladı ve
‘Keşke Allah katında ne olacağımızı bilsem!’ dedi. (Ebû Hâzim) dedi ki;
‘Amelini Allah’ın Kitabı’yla karşılaştır, (öğrenirsin!)’ (Süleyman sonra);
‘(Kıyamette) nasıl bir yer bulacağım?’ diye sordu. (Ebû Hâzim);
‘İyiler hiç şüphesiz Cennetinde, kötüler ise muhakkak alevli ateştedirler’ dedi. Süleyman;
‘Peki, dedi. Allah’ın rahmeti nerede, Ebû Hâzim?’ Ebû Hâzim;
‘Allah’ın rahmeti iyilik edenlere yakındır’ karşılığını verdi. Süleyman O’na dedi ki;
‘Peki, amellerin hangisi daha faziletlidir?’ dedi. Ebû Hâzim;
‘Haramlardan uzak durmakla beraber farzları yerine getirmek!’ dedi. Süleyman;
‘Peki, hangi duaya daha çok icabet edilir?’ dedi. Ebû Hâzim;
‘Kendisine iyilik yapılan kimsenin, iyilik yapana duasına!’ karşılığını verdi. (Süleyman) dedi ki;
‘Peki, hangi sadaka daha faziletlidir?’ (Ebû Hâzim);
‘Başa kakmadan, eziyet etmeden muhtaç dilenciye (verilen) ve (malı) az olan kimsenin verebildiği!’ dedi. (Süleyman);
‘Peki, hangi söz daha doğrudur?’ dedi. (Ebû Hâzim);
‘Kendisinden korktuğun veya (bir şey) umduğun kimsenin yanında (söyleyeceğin) hak söz!’ dedi. (Süleyman);
‘Peki, müminlerin hangisi daha akıllıdır?’ dedi. (Ebû Hâzim);
‘Allah’a itaatle amel eden ve insanlara bu yolu gösteren adam!’ dedi. (Süleyman),
‘Peki, müminlerin hangisi daha ahmaktır?’ dedi. (Ebû Hâzim);
‘Zalim olduğu halde (din) kardeşinin arzusuna uyan ve bu suretle, başkasının dünyalığına mukabil ahretini satan kimse!’ dedi. Süleyman O’na;
‘Doğru söyledin, dedi, peki, bizim içinde bulunduğumuz durum hakkında ne dersin?’ (Ebû Hâzim);
‘Ya Emire’l-Müminin! Beni (bu soruya cevap vermekten) bağışlar mısın?’ dedi. Süleyman O’na;
‘Hayır! Lâkin (bu) bana vereceğin bir nasihat (olacak)’ dedi. (Ebû Hâzim, bunun üzerine) şöyle dedi:
‘Ya Emire’l Müminin! Senin ataların halkı kılıçla bastırıp bu hükümdarlığı Müslümanlardan, istişare yapmaksızın, razılıkları olmaksızın, zorla aldılar. Hatta onlardan pek çok kimseyi öldürdüler ve (bu öldürülen Müslümanlar), o öldürme ile ahrete göçtüler. (Öbür âlemde) onların söylediği ve onlara söylenilen şeyleri bir bilsen!’ Bunun üzerine orada oturanlardan bir adam;
‘Söylediğin şey ne kötü, Ebû Hâzim!’ dedi. Ebû Hâzim (buna) şöyle karşılık verdi:
‘Yalan söyledin! Şüphe yok ki Allah, alimlerden; “Onu insanlara mutlaka açıklayacaklar, gizlemeyecekler!” diye söz almıştır.’
Süleyman O’na;
‘Peki, biz (durumumuzu) nasıl düzeltebiliriz?’ diye sordu. Ebû Hâzim;
‘Öğünmeyi, lafçılığı bırakır, vakarlı ve şahsiyetli olur, (devlet yardımlarını) eşit bir şekilde dağıtırsınız’ cevabını verdi. Süleyman O’na;
‘Bunu nasıl yaparız?’ dedi. Ebû Hâzim;
‘Helâlinden alır, lâyık olanlarına verirsin!’ dedi. Süleyman O’na;
‘Ebû Hâzim’, dedi, ‘Bize arkadaşlık eder misin? Bu suretle sen bizden istifade edersin, biz de senden istifade ederiz.’ Ebû Hâzim;
‘Allah’a sığınırım!’ dedi. Süleyman O’na;
‘Niçin böyle (diyorsun?)’ dedi. (Ebû Hâzim) şu karşılığı verdi:
‘Size az bir şey meyletmekten, bu sebeple de Allah’ın bana hayatın da katmerli, ölümün de katmerli (acısını) tattırmasından korkarım.’ (O zaman) Süleyman O’na:
‘Bize ihtiyaçlarını bildir’ dedi. (Ebû Hâzim);
‘Beni Cehennemden kurtarıp Cennete sokarsın, (işte ihtiyacım budur!)’ dedi. Süleyman;
‘Bu benim yapabileceğim bir şey değil’ dedi; Ebû Hâzim;
‘O halde sana onun dışında hiç ihtiyacım yok!’ dedi. (Süleyman);
‘Peki, bana hayır duada bulun’ dedi. Ebû Hâzim şöyle dedi:
‘Allah’ım! Eğer Süleyman senin dostun ise, O’na dünya ve Ahret iyiliğini kolaylaştır. Eğer düşmanın ise, onu perçeminden tut, sevip razı olacağın şeye (ilet)’” (Darimi Sünen)
Not: Müstakil Gazete çıktı. Hayra vesile olur inşallah. Bazı insanlar haset etmekten kaynaklanan düşüncelerini hezeyan içerisinde dillendiriyor. Her şeyi bilen (!) insanımızın hakikat karşısındaki sağırlığından ben bıktım, siz bıkmadınız mı? Hepsini bir yana bırakın, ‘sıfır faiz’ ibaresinden bile Müslümanlığımıza bir halel gelir endişesi taşıyan ve alabileceği reklam alanını belki yüzde seksen daraltarak yola çıkan bir kardeşimizin gayretine, ihlâsına muhabbet besleyiniz. Unutmayınız insan sevdikleriyle birlikte haşrolacaktır.
Hakikati söylemek için ortaya çıkan birini dinlemezseniz, yalan söyleyenlerin açılıp kapanan çenesi olursunuz. Fasıklardan gelen sözlere tahkik etmeden inanıp, Müslüman’ın ne dediğine bakmayacak mısınız?
Müstakil Gazete, ‘bu meselede daha güzel/hayırlı yol yok mudur?’ sorusunu bir çıkış kapısı olarak açık tutmaya çalışıyor. Onlar ellerinden geleni yapmanın azmi içerisindeler. Allah (Azze ve Celle) yardımcıları olsun.

Etiketler