Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

İslam düşüncesinin kayıp halkası: Osmanlı

İslam düşüncesinin  kayıp halkası: Osmanlı

Mehmet Ödemiş

25-27 Aralık 2015 tarihleri arasında İSAM konferans salonunda Osmanlı’da İlm-i Kelam: Alimler, Eserler, Meseleler başlığıyla önemli bir sempozyum gerçekleştirildi. Üç gün boyunca, 8 farklı ülkeden, 8 ayrı oturumda 30’u aşkın akademisyen farklı konularda Türkçe, Arapça ve İngilizce tebliğler sundular.

Kelam ilminin -felsefe ile ilişkisi nedeniyle bugünlerde şaşı bakılsa da- İslam düşünce tarihinin ana omurgasını teşkil ettiği yadsınamaz bir gerçektir. İslam medeniyetinin önemli şahsiyetlerinden Ebu Hanife’nin ilmül-küll (her şeyin ilmi) nitelemesini yaptığı ilm-i kelam, ilk ortaya çıktığı zamanlardan bugüne dek İslam düşüncesinin aktığı bir nehir olmuştur. Tarih boyunca İlm-i Cedel, Usulu’d-Din, Nazar ve İstidlal İlmi, Akait, vb. adlandırmalarla anılan Kelam nihayetinde Bakıllani, Gazzali ve Taftazani gibi kilometre taşlarıyla birlikte evrile evrile Müslüman aydınların epistemoloji, ontoloji ve teoloji alanlarındaki fikirlerini açıkladıkları bir platform haline gelmiştir. Kuşkusuz bu süreçte en kritik rol Kelam’ın mantık ve felsefe ile izdivacında önemli bir rol üstlenen Ebu Hamid el-Gazzali’ye aittir.

Gazzali, El-Munkız adlı eserinde Kelam’ı, Ehl-i “Sünnet inancını koruyan ve bidat ehline karşı onu savunan bir ilim” olarak adlandırmış, İbn Haldun ise “inanç esaslarını akli delillerle tartışarak üstün kılmanın” kelamın gayelerinden olduğunu belirtmiştir. Bir zaman sonra “bilginin konusu olan her şey”, İlm-i Kelam’ın da konusu haline gelmiştir.

Konusu, yöntemi, hedefi hususunda farklı görüşler belirtilmiş olsa da en basit ve sade tarifi şudur: Kelam, İslam’ın ana ilkelerini konu edinen ilim dalıdır.

Kelam ilmi Mütekaddimun ve Müteahhirun dönemlerinde çeşitli gelişmeler yaşamakla birlikte 19. Asra gelindiğinde ciddi bir tıkanma yaşamıştır. Yakın dönem Kelam alimleri, bu ilmin hem konusunu hem yöntemini hem de amacını eleştirmiş ve yenilenmenin kaçınılmaz olduğunu belirtmişlerdir. Amaç sadece İslam’ın inanç esaslarını korumak olmamalı; bütününe dair bir paradigma ortaya konmalıdır. Zira 19. Yüzyıl’dan itibaren her anlamda hızla değişen dünya dengeleri pek çok inancı sarsmış ve yeni felsefi akımlar dini olana karşı seküler bir savaş başlatmıştır. Ekonomi, felsefe, siyaset ve insana dair her şey dönüşmüş; bu “yeni durum” nazarında eski sözlerin bir değeri ve karşılığı kalmamıştır. İnancın yerini hurafeler almış, kilisenin modern bilim karşısında aldığı yenilgi bilimi adeta bir din haline dönüştürerek bilimcilik adında bir felsefe ortaya çıkmıştır. Neredeyse tüm bilimler üzerinde etki sağlayan kartezyen felsefe tüm kültürleri düalist bir dünya algısını kabule zorlamıştır. “Sezar’ın hakkı Sezar’a tanrının hakkı tanrıya” verilirken; “tanrıya” dünyadan “el etek çektirilmiştir.” Kilise sadedinde dine adeta “Ahireti sen yönet, dünyayı biz” şeklinde gayr-ı resmi, gizil bir mukavele imzalatılmıştır. İnkarcılık akımları, bilimin öne sürdüğü yeni postülalarla birlikte hız kazanmış, uzun zamandır savunma pozisyonunda kalan din, tümüyle kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalmıştır.

Bu yeni dünya realitesine karşı Osmanlı’nın son dönem aydınları arasında ciddi bir çabanın ortaya konduğunu görüyoruz. İnsanın değerler manzumesindeki referansı din olan pek çok şeyin erimeye başladığı bir dönemde hızla ilerleyen seküler fırtınaya karşı tümüyle tepkisel; aslında ne olup bittiği tam olarak da kavranamadan bir cevap verilmeye çalışıldığını görmekteyiz. İzmirli İsmail Hakkılar, Filibeli Ahmet Hilmiler, Harputiler, Şibli Numaniler, Seyyit Ahmet Hanlar, Cemalattin Afgani ve Muhammed Abduh gibi pek çok isim bu mücadelenin öncü isimleri haline gelmiştir.

Ne yazık ki Kelam tarihi denilince önce çeşitli fırkalar ve Mutezili alimler daha sonra da Eşari ve Maturidi ile başlayıp şerh ve haşiye geleneğinin kök salmaya başladığı Taftazani/Cürcani dönemine kadar bir kronoloji meydana geldiği görülür. 14. Asır’dan sonra Molla Fenari, Hızır Bey, Aliyyul- Kari gibi çeşitli isimler daha bilinir olmakla birlikte 14-19. Asırlar arasındaki yaklaşık beş yüzyıllık bir dönemin pek bilinmediği malumdur.

Bu dönemde Şii Kelamı içerisinde Muallim-i Salis olarak kabul edilen Mir Damat ve Molla Sadra gibi kimi isimler göze çarpmakla birlikte Osmanlı Kelamcıları adeta unutulmaya terk edilmiştir.

Kanımca bu, yeni cumhuriyetin Osmanlı’ya dair her şeyi reddetme ya da değersizleştirme politikasının bir sonucudur. Osmanlı dini düşüncesinin bir taklitten ibaret olduğu, özgünlüğü bulunmadığı, yeni bir şey ortaya koyamadığı gibi değerlendirmeler basit ezberler ve sathi mülahazalardan ibarettir. Medrese eğitim sistemine dair genel eleştiriler de bu önyargının üzerine tuz biber eklemiştir.
Yapılan yeni çalışmalar bunun hiç de öyle olmadığını bize göstermektedir. Fazlasını da söyleyecektir. Şerh ve haşiyeleri, daha evvel yazılmış metinlerin tefsir ve yorumundan müteşekkil kabul edip kütüphane raflarında ölüme terk edilen el yazmalarını okumadan, incelemeden önyargıyla yok saymak; bilimsel olmaktan çok ideolojik birtakım saplantıların sonucu olsa gerektir. Unutulmamalıdır ki bu şerh ve haşiyeler döneminin profesörlük tezleri mahiyetinde olan eserlerdir.

Kemal Paşazade, İdris-i Bitlisi, İbn Hümam es-Sivasi, Ali Kuşçu, Şirvani, Hocazade Muslihiddin Mustafa, Taşköprüzade, Gelenbevi İsmail Efendi, Nuh bin Mustafa el-Konevi, Davud-u Kayseri, Sunullah Gaybi, Ebu Sait el-Hadimi, Giritli Sırrı Paşa gibi Osmanlı bilginlerinin pek çok eseri ve düşüncesi çalışılıp gün yüzüne çıkarılmayı beklemektedir.

Emek verilen yeni çalışmalar göstermektedir ki ismini ilk defa duyduğumuz Osmanlı alimleri zamanının ötesinde eserler vermişlerdir. Bize düşen ecdadın bu ilmi mirasına sahip çıkmaktır. Tarih okumacılığını sadece savaşlar ve kronolojiye, sebepler ve sonuçlar ile anlaşma maddelerine hapsetmek yeni nesle yapılacak en büyük kötülüklerden biri olsa gerektir. Özgün bir tarih felsefemizin dahi bulunmayışının bu çarpık/eksik zihniyetle bir ilgisi olduğu muhakkaktır.

İşte terk edilen kütüphanelere geri dönüşün bir işareti olarak İSAR (İslami Araştırmalar Vakfı) öncülüğünde gerçekleştirilen “Osmanlı’da Kelam” sempozyumu ufuk açıcı bir rol üstlenmiştir. Zira neyi kaybettiğimizi hatırlamanın vakti çoktan geçmektedir.

Etiketler